16 Temmuz 2017 Pazar

Şeddad bin Evs (r.a.)


Medine “Peygamber şehri” olunca mübarekliğe büründüğü gibi, artık “Medine-i Mü­nevvere” olarak yâd edilir oldu. Çünkü Allah’ın rahmeti oraya yağmur gibi yağıyor­du. Kısa zaman içinde bu şehirde oturup da iman etmeyen aile hemen hemen kalma­mıştı. İşte, ailece Peygamberimizin nurlu halkasına giren bahti­yarlardan birisi de Hz. Evs’in (r.a.) ailesiydi. Peygamberimiz, Hicret’ten sonra Hz. Evs ile Hz. Osman ara­sında kardeşlik bağı kurmuştu. Ayrıca Hz. Evs, Pey­gamber şairi Hz. Hassan’ın da (r.a.) kardeşiydi. Hz. Evs ailece Müslüman olun­ca, küçük oğulları Şeddad da (r.a.) kendisini böyle imanlı bir çevrede buldu. Ya­şının küçüklüğünden dolayı Peygamberimizle birlikte cihada katılmadı. Çünkü Bedir cihadı sırasında henüz 15-16 yaşlarındaydı. Fakat Peygamberimizin saadetli meclisinden ilim ve hikmet dersi almaktan da ayrı kalmadı.

Bir gün onu, Peygamberimiz sıkıntılı bir vaziyette bulmuştu. “Ne oluyor, yâ Şed­dad?” diye hatırını sordu:

“Dünya bana dar geliyor, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz ona şu müjdeyi vererek teselli etti:

“Üzülme, Şam fetholunacak, Kudüs fetholunacak, sen ve senden sonraki ço­cuklarından bir cemaat inşallah orada bulunacak.”[1]

“Ebû Ya’lâ” künyesiyle meşhur olan Hz. Şeddad’ın en zevkli ve tatlı anları Pey­gamberimizle olan saatleriydi. Fırsat buldukça Peygamberimizin sohbetine ka­tılır, ondan duyduğu hadisleri öğrenir, ezberine alırdı. Her yeni öğrendiğini kendi nefsinde tatbik etmeye çalışırdı.

Peygamberimizle olan bir sohbetini şöyle anlatır:

“Bir gün Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) huzurunda bulunuyorduk. Bize baktı ve ‘İçinizde yabancı, yani Ehl-i Kitap’tan birisi var mı?’ diye sordu. Biz de, ‘Hayır, yâ Re­sû­lal­lah.’ dedik. Bunun üzerine Peygamberimiz kapıyı kapatmamızı söyledi. Sonra bize, ‘Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah, deyin.’ buyurdu. Biz bir saat müddetle bu tarzda Kelime-i Tevhid’i söyledik. Sonra Peygamberimiz ellerini indirdi ve şöyle buyurdu: ‘Allah’ım, Sana hamd olsun, beni bu kelimeyle gönderdin, onu bana emrettin, onunla bana cenneti vaat buyurdun... Muhakkak Sen vaadinden dönmezsin.’ Sonra Resûl-i Ekrem, ‘Size müjdeler olsun! Cenâb-ı Hak hepinizi mağfiret buyurdu.’ dedi.”[2]

Bu hadiseyle Pegamberimiz, Kelime-i Tevhid’e devam eden ve Allah’a hakkıy­la iman edip inancını yaşayan müminlere de Allah’ın rahmet ve mağfiretini müjdeliyordu.

Hz. Şeddad, Peygamberimizin irtihâlinden sonra, hayatını Kudüs, Şam ve Humus’ta geçirdi. Hadis ve fıkıh sahasında pek çok talebe yetiştirdi, Müslüman­ları irşat etti. Hz. Ebû’d-Derdâ (r.a.) onun için “Her ümmetin bir fakihi vardır, bu ümmetin fakihi de Şeddad bin Evs’tir.” buyurdu.[3]

Hz. Şeddad, hadis sahasında derin vukuf sahibi bir zattı. Hadisleri anlamak hususunda üstün bir dirayeti vardı. Sahih hadis kitaplarında Hz. Şeddad’ın riva­yet ettiği 50 kadar hadis vardır.

Hz. Şeddad, ilmiyle birlikte hilmi ve güzel huyu ile de meşhur bir şahsiyetti. Konuşmaları devamlı tatlı, açık ve nükteli idi. Kimseye kızmaz ve öfkelenmezdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) onun meziyetlerini anlatırken, “Şeddad bin Evs anla­şılır ve açık konuşur, öfkeleneceği bir şeyle karşılaştığı zaman da hemen hisleri­ne hâkim olurdu.”[4]demektedir.

Hz. Şeddad’ı tanıyanlar, onun ağzından hiçbir şekilde çirkin ve nahoş bir söz işitmemişlerdi. Ama bir seferinde nasılsa ondan beklemedikleri bir söz duy­muşlardı. Yanındakiler, kendisinden böyle bir hareketi beklemediklerini söyle­diklerinde hemen uya­nan Hz. Şeddad şöyle dedi:

“Ben İslam’a girdikten sonra her söylediğim söze dikkat ederek konuşurdum. Yalnız bu söz nasılsa ağzımdan çıktı?! Fakat siz onu aklınızda tutmayın, unutun da, Resûl-i Ekrem’den işittiğim şu sözleri ezberleyin!

“Bir gün Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bana, ‘Yâ Şeddad, insanların altın ve gümüş bi­rik­tir­di­ği­ni görürsen sen de şu kelimeleri biriktir: Allah’ım, Senden, işlerimde sebat ve sabır ih­san etmeni dilerim. Verdiğin nimetlere şükretmemi ve sana gü­zel ibadet etmeyi iste­rim. Allah’ım, bana selim bir kalp, doğru bir dil ihsan et.’ buyurdu.”[5]

Şeddad bin Evs’in takdir edilen en mühim bir ciheti, zühd ve takvada ileri se­viyede oluşu ve Allah’tan çok korkması idi. Esed bin Veda’nın (r.a.) anlattığına göre, Hz. Şed­dad uyumak için yatağa girdiği zaman tava üzerindeki tane gibi olurdu. Yatakta ayağını uzatmaktan hayâ ederdi. Uzun uzun tefekküre dalar, daha sonra, “Allah’ım, cehennem ateşi benimle uykum arasına gerildi.” der, kal­kar, ibadete başlar, çoğu kere sabaha kadar namaz kılardı.[6]

Dünyanın çirkin yüzünü ve insanın heveslerine hitap eden yönlerini tahkir ederek şu hadisi okurdu:

“Akıllı kimse odur ki, nefsini alçak görür, hesaba çeker ve ölümden sonraki hayatı için güzel ameller yapar. Âciz kimse de odur ki, nef­sine ve onun kötü arzularına uyar, sonra da Allah’tan mağfiret temenni eder.”[7]

Bereketli ömrünü İslam’ın ulvi hizmeti uğrunda harcayan Hz. Şeddad, Hicret’in 58. senesinde 75 yaşlarındayken Humus’ta vefat etti.

Allah ondan razı olsun!


____________________________
[1]İsâbe, 2: 140.
[2]Müsned, 4: 124.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 2: 388.
[4]İsâbe, 2: 139.
[5]Müsned, 1: 264.
[6]Hilye, 1: 264.
[7]İbni Mâce, Zühd: 131.

9 Temmuz 2017 Pazar

Şeybe bin Osman (r.a.)


Şeybe intikam hırsıyla yanıp tutuşuyordu. En sevdiği varlığı, babası Osman bin Ebî Talha, Uhud cihadı’nda Müslümanlar tarafından öldürülmüştü. Hem de öl­düren, Re­sû­lul­lah’ın en yakın akrabalarındandı…

Şeybe, babasının intikamını almak için çırpınıyordu. Planlar kuruyor, desise­ler hileler arıyordu. O doymak bilmez hırsı ancak Re­sû­lul­lah’ın öldürülmesiyle tatmin olabilirdi. Bunu kafasına koymuştu. Uhud cihadı’nda bir şey yapamama­nın sıkıntısını taşıyordu. Bu planı uygulamak için arkadaş arıyordu.

Huneyn cihadı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Müslümanlar zor anlar ya­şıyordu. Yana yakıla birisini arayan Şeybe sonunda Safvan’ı buldu. Safvan’ın babası Ümeyye de Bedir cihadı’nda öldürülmüştü. İkisi de babalarının intika­mını almak üzere kafa kafaya verdiler. Planlarına göre, Huneyn cihadı’nda Müslümanlar yenilirse Kâinatın Efendisi’ne saldıracaklardı.

cihadiyice kızışmıştı. Şeybe tekrar tekrar “Muhammed’den bugün intikam alacağım!” deyip duruyordu. Bu arada devamlı Re­sû­lul­lah’ı gözlüyor, fırsat kolluyordu. Re­sû­lul­lah’ın katırından indiğini görünce kılıcını sıyırdı, üzerine gitti. Tam o sırada Hz. Abbas’ı görünce vazgeçti. Sonra sol yanından üzerine varmak istedi, Re­sû­lul­lah’ın amcasının oğlu Ebû Süfyân bin Hâris’i gördü. Fırsat kolluyordu. Re­sû­lul­lah’ı yalnız bulunca, arkadan gizlice yanına yaklaştı. Kılıcını kal­dırıp vurmaktan başka bir iş kalmamıştı. Tam o sırada arkalarında yıldırımı an­dıran şiddetli bir ateş yaylımı ortaya çıktı. Ateşin kendilerini yakıp kavuraca­ğından korktu, hiçbir şey yapamadı.

Şeybe başından geçen bu hadiseyi şöyle anlatıyor:

“Re­sû­lul­lah’ı öldürmek üzere pusu kurdum. Kılıcımı kaldırdım, tam indirece­ğim sırada üzerime bir şey geldi. Kalbimi kapladı ve ben kılıcımı kullanama­dım. Ve anladım ki onu öldürmek mümkün değildir…”[1]

Resûl-i Ekrem ona başını çevirdi ve gülümseyerek, “Ey Şeybe! Bana doğru yaklaş.” dedi.

Biraz önce Kâinatın Efendisi’ni öldürmek için kendisinde cesaret bulan Şey­be, şimdi tir tir titriyordu. Kalbi korkuyla çarpıyor, adım atacak mecali kendisin­de göremiyordu. Sonra bir hamleyle biraz toparlandı ve Re­sû­lul­lah’a yaklaştı. Peygamberimiz maddi manevi şifalar dağıtan mübarek ellerini Şeybe’nin göğ­süne koydu ve, “Allah’ım! Bundan şeytanın desisesini gider.” diye dua etti.

Bu duayla birlikte Şeybe’nin kalbindeki şirk ve intikam duyguları gitti, yeri­ne hidayet nuru doldu. Artık müşrik Şeybe gitmiş, yerine mümin Şeybe gelmiş­ti.

Hz. Şeybe (r.a.) ebedî saadeti için dönüm noktası olan o mesut ânı şöyle ifa­de eder:

“Vallahi Re­sû­lul­lah (a.s.m.) elini göğsüme koyduğu sırada dünyada benim için ondan daha sevgili bir insan yoktu.”

Kâinatın Efendisi’nin bazen bir bakışı, bir tebessümü, mübarek elleriyle bir teması, işte böyle âni bir inkılap yapıyor, toprak altın, kömür elmas oluyordu. Bu kutsi hakikat “Sözler”de şöyle dile getirilir:

“Bazı olur bir nazar, fahmi [kömürlü], elmas ediyor. Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı Peygamber birdenbire kalbeder, bir bedevi cahil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslam’dan evvel Ömer, İslam’dan sonra Ömer. Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer [ağaç]. Def’aten verdi semer [meyve]. O nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber. Ceziretü’l-Arab’da [Arap Yarımadası’nda] fahm olmuş [kömürleşmiş] fıtratları kalbetti elmaslara, birdenbire seraser [baştan başa]... Barut gibi ahlakı parlattırdı, oldular birer nuru mü­nevver.”[2]

Şeybe artık hidayete erdiğine göre, müşriklere karşı cihadmalıydı. Re­sû­lul­lah, “Ey Şeybe! Haydi, artık kâfirlerle cihad!” dedi. Hz. Şeybe yalın kılıç, çok kısa bir zaman önce, onların hesabına harp ettiği Hevazin kabilesinin içine dal­dı. Öyle bir şevk ve heyecanla çarpışıyordu ki, önünde kimse duramıyordu. Ar­tık Re­sû­lul­lah’ı korumak için cihadıyordu.

Hz. Şeybe bu ânı şöyle dile getirir:

“Re­sû­lul­lah’ın önünde kılıç vurup cihadıyordum. Vallahi canımla ve bütün varlığımla onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm!”

O nasıl bir imandı ki, biraz önce intikam almak için öldürmeye teşebbüs ettiği Re­sû­lul­lah için, imana geldikten sonra, karşısına çıkan müşrik babasını öldüre­bilecek bir yüksek duygu aşılıyordu…

Hz. Peygamber’in yüce sevgisine nail olmak, Şeybe için artık dünyalara de­ğiş­me­ye­cek bir hadiseydi. Daha önce kendisinde bulunan o korkunç intikam hırsı, bu defa İslam’a hizmet aşkına dönüşmüştü. Cahiliye Devri’ndeki hâllerini hatırlayınca çok üzülüyor, Re­sû­lul­lah’tan dua istiyordu. “Benim için Yüce Al­lah’tan mağfiret dile, yâ Re­sû­lal­lah!” derdi. Re­sû­lul­lah kendisine dua eder, müj­delerdi. “İslamiyet, daha önceki hataları, günahları silip atmıştır.” buyururdu.

Hz. Şeybe, İslam kaynaklarında artık “Hâcibu’l-Kâbe” unvanıyla anılıyordu. Çünkü Kâbe’nin anahtarı onun elindeydi. Kâbe teşrifatçısıydı.[3]Hem de bu kutsi vazifeyi ona Peygamberimiz vermişti.

Annesi, büyük sahabi Hz. Mus’ab bin Umeyr’in kardeşiydi. Hz. Mus’ab ömrü­nün sonuna kadar İslamiyet’e hizmet ettiği gibi, Hz. Şeybe de dayısının yolunda giderek, Hicret’in 59. yılında vefat edinceye kadar İslam’ın kutsi hakikatlerini yaşadı ve onlar için mücadele etti.

Kendisinin rivayet etmiş olduğu hadis-i şeriflerden birinin meali şöyledir:

Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“Sizden birisi bir meclise girdiğinde boş bir yer bulursa oraya otursun, yoksa uygun bir yer arasın [başkalarını rahatsız etme­sin].”[4]

Allah’ın rahmeti üzerine olsun!


______________________________
[1]Sîre, 4: 87.
[2]Sözler, s. 662-663.
[3]Sîre, 2: 300.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 3: 7-8; İsâbe, 2: 161; Mektûbât, s. 147.

20 Haziran 2017 Salı

Şucâ bin Vehb (r.a.)


Hz. Şucâ, İslam davetine ilk uyanlardandı. Habeşistan’a ve Medine’ye hicret ederek iki defa muhacir oldu.

Başta Bedir ve Uhud olmak üzere Peygamberimizle birlikte bütün cihadlara iştirak etti. Büyük kahramanlıklar gösterdi.

Hudeybiye Sulhü’nden sonra Peygamberimizin çeşitli hükümdarlara gönder­diği elçilerden biri de Hz. Şucâ idi. Re­sû­lul­lah onu bir mektupla Şam havalisine, Hâris bin Ebî Şimr el-Gassani’ye göndermişti. Şucâ mektubu verdiğinde Hâris küstahlık etti. Peygamberimizi yeryüzünden kaldırma hezeyanında bulundu.

Hz. Şucâ dönüp durumu Re­sû­lul­lah’a bildirdiğinde, Peygamberimiz, “Salta­natı yok olsun!” diye beddua etti. Nitekim çok geçmeden Hâris’in kendisi ve saltanatı yerle bir oldu.

Hz. Şucâ, Hicret’in 12. yılında Hz. Ebû Bekir devrinde vukua gelen Yemâme cihadı’nda şehadet mertebesini kazandı.

Allah kendisinden razı olsun![1]



______________________________________
[1]Tabakât, 3: 94; Üsdü’l-Gàbe, 2: 386.

28 Mayıs 2017 Pazar

HZ. TALHA B. UBEYDULLAH (r.anh)


Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa'd b. Teym b. Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Gâlib el-Kurasî et-Teymî. Künyesi, Ebu Muhmmed'dir.

Talha, Cennetle müjdelenen on kişiden biri, islâm'a giren ilk sekiz kişiden ve Hz. Ebubekir aracılığıyla müslüman olan beş kişiden biridir. Ayrıca, halife seçimini gerçekleştirmeleri için oluşturulan altı kişilik Ashab-ı Şurâ arasında yer almış meşhur bir sahâbidir. Annesi, es-Sa'be bint Abdillah b. Mâlik el-Hadramiyye'dir (İbn Hişam, "es-Sîretü'n-Nebeviyye", I, 251, Mısır 1955; el-Askalânî, "el-isâbe fî Temyîzi's-Sahâbe", III, 290;İbnü'l-Esîr, "Üsdü'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahâbe", III, 85 vd. 1970).

Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayırında bulunduğu bir sırada, oradaki bir manastırın rahibi: "Sorun bakayım, bu panayır halkı arasında, ehl-i Harem'den bir kimse var mı?" diye seslenir. Talha da: "Evet var! Ben Mekke halkındanım" diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: "Ahmed zuhur etti mi?" diye sorar. Talha: "Ahmed de kim?" der. Rahip: "Abdullah b. Abdulmuttalib'in oğludur. Bu ay O'nun çıkacağı aydır. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çıkarılacak; hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakin O'nu kaçırma" der.

Rahibin söyledikleri Talha'nın kalbine yer eder. Oradan alelacele ayrılarak Mekke'ye döner ve yakında herhangi bir olayın meydana gelip gelmediğini sorar. Abdullah'ın oğlu Muhammedü'l-Emîn'in peygamberliğini ilan etmiş oldûğunu ve Ebubekir'in de O'na tabi olduğunu öğrenir. Hemen Ebubekir'in yanına vararak rahibin anlattıklarını haber verir. Sonunda her ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)'a giderler. Talha oracıkta müslüman olur. (İbn Sa'd,"et-Tabakâtü'l Kübrâ", III, 215, Beyrut; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da islam'a girdikten sonra müşriklerin eziyetlerine maruz kalmış, ama yolundan dönmemiştir. İslâm'ın azılı düşmanlarından Nevfel b. Huveylid, Talha'nın müslüman olduğunu duyunca, Ebubekir'le onu bir iple biribirlerine bağlamış, uzun süre iplerini çözmemiş, Teymoğulları da bu duruma seyirci kalmışlardır. (İbn Hişam, a.g.e., I, 709; el-Askalânî, a.g.e., III, 291; İbnü'l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.) onları kardeş ilan etti. Hicretten sonra da Medine'de, Talha ile Ubeydullah b. Ka'b'ı, başka bir rivayete göre ise Talha ile Saîd b. Zeyd'i kardeş ilan etmişti.

Talha, Bedir cihadına iştirak etmemesine rağmen Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermiştir. Kimi rivayetlere göre, bu sırada ticaret için Şam'da bulunuyordu. Akla daha yatkın olan bir başka rivayete göre ise, Kureyş kervanı hakkında bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafından Şam yoluna gönderilmişti. Nitekim, dönüşte Talha'nın ganimetten pay istemesi bunu gösteriyor (İbn Sa'd, a.g.e., III, 216; İbnü'l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Bedir'den sonraki birçok cihada katılmıştır. Uhud günü Peygamber (s.a.v.)'i kahramanca müdafaa etmiş, O'na bir şey olmasın diye atılan oklara, indirilen kılıç darbelerine karşı vücudunu siper etmiştir. Sonuçta birçok kılıç ve ok yarası almış, aldığı yara neticesi bir kolu çolak kalmış, yine Resulullah'ı müdafaadan geri durmamıştır (İbn Hişam, a.g.e., II, 80; İbnü'l Esîr, a.g.e., III, 86; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra, müslümanların büyük bir kısmının Hz. Ali'ye bey'at ettiğini biliyoruz. Bu bey'atte bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah'tır. Ancak, bey'atten kısa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr İbnü'l-Avvam'ın, Hz. Ali'ye karşı çıkan Hz. Âîşe'nin yanında yer almışlardır. Neticede ez-Zübeyr, Hz. Ali'ye karşı çıktığına pişman olarak cihadmeydanını terketmiştir. Talha ise mücadeleye devam etmiş, nihayet Cemel günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafından öldürülmüştür. Vefat ettiği zaman tahminen 60-64 yaşlarındaydı (İbn Hişam, a.g.e., 1, 251; İbn Sa'd, a.g.e., III, 224; İbnü'l-Esir, a.g.e., 111, 87; el-Askalânî, a.g.e., 111, 292; İbn Cerîr, Tarîhü'l-Ümemi ve'lMülûk, XI, 50' Beyrut).

Talha, Peygamber Efendimizin bacanağıydı. Hanımlarından dört tanesi Resulullah (s.a.v.)'ın zevcelerinin kız kardeşleriydi. Bunlardan Ümmü Gülsüm, Hz. Âîşe'nin; Hamne, Zeynep bint Cahş'ın; el-Fâria, Ümmü Habibe'nin ve Rukiyye, Ümmü Seleme'nin kızkardeşi idi (el-Askalânî, a.g.e., III, 292).

Talha b. Ubeydullah'ın, onbiri erkek, ikisi kız olmak üzere onüç çocuğu vardı. Erkek çocukların herbirine bir peygamber ismi vermişti. Bunlar: es-Seccâd diye bilinen ve Cemel vak'asında babasıyla birlikte öldürülen Muhammed, İmran, Musa, Ya'kub (Harre günü öldürüldü), İsmail, İshak, Zekeriyyâ, Yusuf, İsâ, Yahya, Salih idi. Kızları ise Aişe ve Meryem idi (İbn Sa'd, a.g.e., III, 214; İbn Hişam,.a.g.e., 1,-307).

Talha, doğrudan Resulullah (s.a.v.)'dan rivayette bulunduğu gibi, Hz. Ebubekir'le Hz. Ömer'den de hadis nakletmiştir. Kendisinden de, oğulları; Yahya, Musa ve İsa ile Kays b. Ebi Hâzim, Ebu Seleme b. Abdirrahman, el-Ahnef, Mâlik b. Ebî Âmir ve başkaları rivayet etmişlerdir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 290).

Talha; orta boylu, geniş gögüslü, geniş omuzlu ve iri ayaklı idi. Esmer benizli, sık saçlı fakat saçları ne kısa kıvırcık ne de düz ve uzundu. Güler yüzlü, ince burunlu idi. Saçlarını boyamazdı. Yürüdüğü zaman sür'atli yürür, bir yere yöneldiği vakit tüm vucudu ile dönerdi (İbn Sa'd, a.g.e., 111, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 291).

Ashâbın zenginlerindendi. Zengin olduğu kadar da cömertti. Cömertliği sebebiyle kendisine "el-Fayyâd" denirdi. Vefat ettiği zaman, miras olarak bir hayli gayrimenkul, nakit para ve değerli eşya bırakmıştır. Rivâyete göre gayrı menkullerinin tutarı otuz milyon dirhem, nakitlerinin tutarı iki milyon ikiyüz dirhem ve ikiyüz bin dinar idi. Sadece Irak'tan gelen yıllık geliri yüzbin dirhem civarındaydı (İbn Sa'd, a.g.e., 111, 221 vd.; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 111, 85).

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Temîmü’d-Dârî (r.a.)


Aslen Filistinliydi. Hıristiyanların ileri gelen âlimlerinden biriydi. Hicret’in 9. senesinde bir heyetle Şam’dan Medine’ye, Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) görmeye gelmiş ve görüştükten sonra da İslam’la şereflenmişti.

Peygamberimiz (a.s.m.) onların kalplerini İslam’a iyice ısındırmak için, bir is­tekleri olup olmadığını sordu. Temîmü’d-Dârî diğer arkadaşlarıyla birlikte Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) ne isteyeceklerini istişare edip, Kudüs köylerinden olan Hebron, Mertum ve Halilürrahman’ın idaresini istemeye karar verdiler. Ancak tekrar Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) huzuruna geldiklerinde Peygamberimiz (a.s.m.) mucize olarak, onların aldıkları kararı kendilerine bildirdi. Böylelikle imanları bir kat daha arttı.

Hz. Ebû Bekir zamanında Kudüs fethedildiğinde, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) ver­miş olduğu fermana uyularak, buraların idaresi Temîmü’d-Dârî’ye ve sülalesine verildi.

Temîmü’d-Dârî ve kabilesinin diğer temsilcileri, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) vefatı­na kadar Medine’de oturdular. Peygamberimiz (a.s.m.), Hayber’in gelirlerinden 100 deve yükü hurmanın bunlara verilmesini vasiyet etti.

Temîmü’d-Dârî, Şam’dan Medine’ye gelirken yanında birkaç tane yağ kandili ve bir miktar da zeytin yağı getirmişti. Bir gün hizmetçilerine bu yağ kandilleri­ni mescide yerleştirmelerini söyledi. Karanlık basınca da kandilleri yaktırdı. Peygamberimiz (a.s.m.) mescide geldiğinde ortalığın kandillerle aydınlandığı­nı görünce çok sevindi.

“Bunu kim yaptı?” diye sordu. Orada bulunanlar, “Temîmü’d-Dârî yaptı, yâ Re­sû­lal­lah!” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.), Temîmü’d-Dârî’ye, “Sen İslam’ı nurlandırdın, mescidi güzelleştirdin, Allah da seni dünyada ve ahirette nurlandırsın!” diye dua etti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ayrıca memnuniyetinden dolayı, “Eğer bir kızım olsaydı, onu seninle evlendirirdim!” buyurdu.

Temîmü’d-Dârî (r.a.), Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) birçok hadis rivayet etmiştir. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) buyurdu: “İslam, gecesi ve gündüzü bulunan her yere mu­hakkak ulaşacaktır. Allah bu dinin ulaşmadığı hiçbir ev ve çadır bırakmayacak­tır; Allah bu dinle şereflenmek isteyenleri şereflendirecek, hor ve hakir düşmek isteyenleri de hor ve hakir düşürecektir.”

Temîmü’d-Dârî (r.a.), Şam’da vefat etmişti.[1]


_______________________________________
[1]Tabakât, 1: 343-344; Sîre, 368-369; Üsdü’l-Gàbe, 2: 215; Hz. Muhammed ve İslamiyet, 9: 357-364; Müs­ned, 4: 103.

21 Mayıs 2017 Pazar

Tufeyl bin Amr (r.a.)


Kavurucu çöl sıcakları her zamanki gibi toprağı ve insanları yakmaya devam ediyordu. En küçük bir gölge, bir avuç su ve hafif bir serinlik büyük bir saadet­ti.

En dehşetlisi, Arap topraklarını ve Arap halkını küfür, şirk, zulüm ve vahşet kavuruyordu. Ama insanlar artık günden güne serinliğe, âb-ı hayata ve saadete kavuşuyorlardı. Çünkü şimdi Hz. Muhammed (a.s.m.) vardı. Her türlü çile ve işkenceye rağmen o, nurunu yaymaya devam ediyordu.

Yine böyle kavurucu sıcakların hüküm sürdüğü, güneşin insan tepesine daha da yaklaştığı bir günde, Mekke’ye birisi geldi. Alımlı atının üzerinde, şatafatlı giyimi ve merdane bakışlarıyla Kâbe’ye doğru yürüyordu. Bu, Devs kabilesinin ileri gelenlerinden, şair Tufeyl bin Amr’dan başkası değildi.

Ebû Leheb’lerden, Ebû Süfyân’lardan, Ebû Cehil’lerden meydana gelen heye­canlı bir kalabalık hemen etrafını çevirdi. Tufeyl şaşkın bakışlarıyla bir taraftan kendisine “hoş geldin” diyenlere mukabele ediyor, diğer taraftan da onların bu he­yecanlı davranışlara neyin sebep olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Allah, Resûlünü Kureyşlilerin zulmünden koruyunca, müşrikler Re­sû­lul­lah’a gelenlere mâni olmaya başlamışlardı. Onu tecrit edip, başkalarıyla görüşmesi­ne mâni olmak istiyorlardı. Tufeyl bin Amr da Re­sû­lul­lah ile karşılaşabilir ve te­siri altında kalabilirdi. Onun için müşriklerin ileri gelenleri onun etrafında top­lanmış, Resûl-i Ekrem’le görüştürmemek için ikna etmeye çalışıyorlardı.

Küfür korkuyordu, şirk ürküyordu, haksızlık titriyordu... Nihayet içlerinden birisi konuşmaya başladı: “Ey Tufeyl, şehrimize hoş geldin! İçimizden çıkan adamı biliyorsun. Duymuşsundur. Sakın onunla karşılaşıp konuşmayasın! Sözleri sihir gibidir. Onun sözleri babayla oğulun, kardeşle kardeşin, kocayla karının arasını açıyor. Bizim başımıza gelenin, senin ve kavminin de başına gelmesini istemiyorsan onunla konuşma ve söylediklerini dinleme!”

Tufeyl bir müşrikti ve Kâbe’ye putları ziyaret edip onlara ibadet etmeye gidi­yordu. Diğerlerinden farklı düşünmesi beklenemezdi. Şöyle cevap verdi:

“Yemin ederim ki onu dinlemeyeceğim ve onunla konuşmayacağım! Kara­rım kesindir. Kâbe’ye vardığımda eğer onunla karşılaşacak olursam, mutlaka kulaklarımı tıkayacağım. Onu dinlemek istemiyorum.”

Tufeyl bin Amr, kalabalıktan ayrılıp yalnız olarak Kâbe’ye geldi. Re­sû­lul­lah’ın orada namaz kıldığını gördü. Biraz önce konuştukları sözleri hatırladı. Müş­riklerin sözleri kulaklarında çınlıyordu. Ama Re­sû­lul­lah sesli bir şekilde ibadet ediyor ve Tufeyl ister istemez onu işitiyordu. Onlar ne güzel sözlerdi öyle! Daha önce duyduğu, bildiği hiçbir Arap şiirine benzemiyordu. Yoksa müşriklerin de­diği gibi bunlar gerçekten sihir miydi? Yok, olamazdı. O nice sihirli söz de işitmişti; bu, onlara da benzemiyordu. Tufeyl düşünmeye başladı: “Ben ki Devs kabilesinin ileri gelenlerinden biriyim. Ben ki şairim... Ben her­hâlde güzeli çirkinden ayırabilirim. Bu zatın söylediklerinde en küçük bir çir­kinlik alameti var mı? Bu zatı niçin daha yakından dinlemiyorum ki?! Eğer söz­leri gerçekten güzelse elbette kabul ederim; yok, eğer çirkinse reddederim.”

Nihayet Re­sû­lul­lah (a.s.m.) namazını bitirdi ve evine doğru yola koyuldu. Devs’li şair onu takip etmekten kendini alamadı. Re­sû­lul­lah evine varınca o da içeriye girdi ve şöyle konuştu:

“Ey Muhammed! Vallahi seni bana korkunç bir şekilde anlattılar! O kadar ki, söyleyeceklerini duymamak için kulaklarımı tıkamıştım… Ama senden duyduk­larımı çok beğendim. Dinini bana anlat.”

Re­sû­lul­lah, Tufeyl’e Kur’ân-ı Kerim okudu ve İslamiyet’i anlattı. Tufeyl he­men orada Müslüman oldu. Sonra da Re­sû­lul­lah’a şöyle dedi:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ben kavmim içinde sözü dinlenen birisiyim. Hemen kavmi­me dönüp onları İslam’a davet etmek isterim. Allah’a dua et de, onlara karşı tesi­rimi artıracak bir keramet ihsan etsin.”

Bunun üzerine Re­sû­lul­lah “Yâ Rabbi, onu nurlandır!” diye dua etti.

Tufeyl, Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılıp kavmini İslam’a davet etmek üzere yola koyuldu. Kavuştuğu âb-ı hayatı başkalarına da ulaştırmak istiyordu. Kavminin kendisini görebileceği, “Seniyye” denen mevkie geldiğinde alnında bir nur mey­dana geldi. Birden heyecana kapılan Tufeyl, Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua etti:

“Yâ Rabbi! Bu nur alnımdan başka bir yerde olsun. Halkın bu nuru, dinlerini terk ettiğim için bana ârız olmuş bir hastalık zannetmesinden korkuyorum!”

Nur hemen Tufeyl’in değneğinin ucuna nakloldu. Bundan dolayı Tufeyl’e “Zinnûr [nur sahibi, nurlu]” denilirdi.

Eve vardığında, yaşlı babası kendisini karşıladı. Babasına seslendi: “Bana yaklaşma babacığım! Artık ben senden değilim, sen de benden değilsin!”

Babası, “Niçin oğlum?” diye sordu.

Tufeyl, “Ben Müslüman oldum, Muhammed’in (a.s.m.) dinine girdim.” diye cevap verdi.

Babasının Tufeyl’e olan itimadı sonsuzdu. “Senin dinin, benim de dinimdir.” diyerek oradan ayrıldı, temiz elbiselerini giydi, tekrar geldi. Tufeyl babasına İslam’ı telkin etti. Artık Tufeyl’in babası da Müslüman’dı.

Biraz sonra hanımı yanına geldi. Hanımına da aynı şekilde, “Yaklaşma bana artık. Sen benden değilsin, ben de senden değilim!” dedi.

Hanımı, “Neden? Kurban olayım söyle!” dedi.

“İslam bizi ayırdı!” cevabını verdi. Bu söz üzerine Tufeyl’in hanımı da Müslü­man oldu.

Tufeyl bin Amr hemen kavmini topladı ve onlara İslam’ı anlattı. Ancak onlar Tu­feyl’in davetini kabul etmediler. Tufeyl heyecanlıydı, celalliydi. Halkın he­men İslami­yet’i kabul etmesini bekliyordu. Ümitsiz ve mahzun bir şekilde Mek­ke’ye, Re­sû­lul­lah’a geri döndü.

“Ey Allah’ın Resûl’ü! Devsliler davetimi kabul etmediler. Onlara beddua et!” dedi.

Doğru yola gelebilecek olanlar için Re­sû­lul­lah’ın dilinde beddua yoktu. Resûl-i Ekrem (a.s.m.), “Yâ Rabbi! Devs kabilesine hidayet ver!” diye dua etti ve Tufeyl’e dönüp şöyle buyurdu:

“Şimdi kavmine dön ve onları İslam’a davet et. Onlara katiyen sert davranma. İslam’ı yumuşak bir dille anlat.”

Tufeyl bin Amr, Re­sû­lul­lah’ın emirlerine uyarak, uzun yıllar Devs toprakla­rında kalıp halkı İslam’a davet etti. Geçen zaman içerisinde Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek cihadları yapılmıştı. Re­sû­lul­lah’ın emrettiği tarzda İslam’ı tebliğ etmesi netice vermiş, Müslüman olanların sayısı 70-80’i bulmuştu.

Yıllar geçtikçe Tufeyl’de Re­sû­lul­lah’ı görme arzusu şiddetleniyordu. Artık dayanamadı ve kabilesinden İslam’ı kabul edenlerle birlikte Medine’ye geldi. Re­sû­lul­lah’a kavuştu. Kabilesiyle birlikte o sırada yapılan Hayber cihadı’na ka­tıldı.[1]Daha sonraları ise, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) vefatına kadar yanından ay­rılmadı.[2]

Hz. Ebû Bekir (r.a.) zamanında dinden dönenlere karşı yapılan cihadlarda bü­yük kahramanlıklar gösterdi. Bir rüyasında, Yemâme cihadı’nda kendisinin ve oğlu Ömer’in şehit olacağını gördü. Bir müddet sonra da kendisi Yemâme’de, oğlu Ömer de Yermuk cihadı’nda şehit oldu.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________
[1]Tabakât, 4: 237.
[2]İsâbe, 2: 225.

9 Mayıs 2017 Salı

Tuleyb bin Umeyr (r.a.)


Hz, Tuleyb (r.a.) cevval, atılgan ve cesur bir gençti. Ruhu şirk dumanlarıyla ka­rar­mayan temiz bir delikanlıydı. Henüz 14-15 yaşlarında, çocuk denecek bir çağda olma­sına rağmen akl-ı selimi ona yardım etmiş, Peygamberimizin nu­ruyla müşerref olma bahtiyarlığını kazanmıştı.

İslam’ın ilk yıllarıydı… Peygam­berimiz, Hz. Erkam’ın evinde bulunuyor, gizli olarak hakka daveti sürdürüyor­du. Hz. Tuleyb, hiç kimseden çekinip ürkmeden, Re­sû­lul­lah’ın ikamet ettiği eve gitti. Kâinatın Efendisi’ne teslim olarak iman etti, hidayet halkasına girdi.

Hz. Tuleyb heyecanlıydı. İmanın kutsi feyzi kalbini aydınlatmış, Peygambe­r’in engin şefkati gönlünü ışıklandırmıştı. Bu müjdeyi en çok sevdiği annesine açmak için sabır­sızlanıyordu. Fakat annesinin bunu nasıl karşılayacağını merak ediyordu. Acaba ken­disine kızar mıydı? Çünkü ona haber vermeden İlahî dave­te icabet etmişti.

Eve geldi, annesini görür görmez, “Anneciğim, ben Müslüman oldum. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dinine girdim, ona tabi oldum!” diye sevincini dile getir­di.

Asil bir aileye mensup olan ve Sevgili Peygamberimizin halası bulunan anne­si Erva, biricik oğlunun sevincini paylaştı. Onu tebrik ettikten sonra şöyle ko­nuştu:

“Oğlum, hiç şüphesiz, dayının oğlu, senin yardımına herkesten daha çok layıktır. Vallahi eğer onu erkeklere karşı korumaya gücümüz yetseydi, her tür­lü tecavüze karşı koyar, onu korurduk!”

Annesinin kendisini anlayışla karşıladığını görünce Hz. Tuleyb, daha da ce­saret­len­di. Annesi henüz Müslüman değildi, ama kardeşinin oğluna bir zarar gelmemesini içten arzu ediyordu. Hz. Tuleyb bu tatlı havadan istifade ederek annesine de iman balını tattırmak istedi, “Anne,” dedi, “senin Müslüman olma­na ve ona uymana engel olan şey nedir? Bak işte, kardeşin Hamza da Müslüman oldu.”

Oğlunun bu teklifi karşısında anne biraz yumuşadıysa da, eski inançlarını terk etmek kolay olmuyordu. “Ben şimdi bekleyeyim, kız kardeşlerim ne yaparsa ben de öyle yapar, sonra onlardan birisi olurum.” dedi.

Annesinin tereddüt içinde olduğunu gören Tuleyb için yapacak bir şey yoktu. Onun hidayeti için dua etmekten başka bir şey yapamazdı. Daha sonra şöyle de­di:

“Öyleyse anneciğim, sen İslamiyet’i kabullenip onu tasdik edinceye ve ‘Al­lah’tan başka ilah yoktur.’ diyerek şehadet getirinceye kadar ben de senin için Al­lah’a niyazda bulunur, dua ederim.”

Oğlunun bu candan temennisini boş bırakmak istemeyen Erva bint-i Abdülmuttâlib hemen şehadet getirdi ve Müslüman oldu.[1]

Hz. Tuleyb yaşından beklenmeyen bir atılganlıkla mücadelede bulunuyor, Re­sû­lul­lah’a dil uzatan, onun aleyhinde konuşan müşrikleri susturmak için çalı­şıyordu. Bir seferinde Peygamberimize eziyet verip sıkıntıya sokmak için her türlü yola başvuran Ebû Cehil’i gözüne kestirmişti. Başına sert bir darbe vura­rak yardı, kanlar içinde bıraktı. Etrafta bulunan müşrikler Hz. Tuleyb’i yakala­yıp bağladılar. Dayısı Ebû Leheb onu müşriklerin elinden kurtardı, salıverdi.

Daha sonra bazıları Hz. Erva’nın yanına giderek oğlunun aşırı hareketinden dolayı şikâyette bulundular: “Oğlun Tuleyb’in yaptıklarını görmüyor musun? Kendisini Muhammed’in yoluna adamış.”

Hz. Erva, müşriklere karşı şu cevabı verdi:

“Onun en hayırlı günleri Muhammed’e (a.s.m.) yardımcı olduğu günlerdir. Çünkü Muhammed (a.s.m.), Allah tarafından hak Peygamber olarak gönderil­miştir.”

Müşrikler büsbütün şaşırmışlardı. İyice emin olmak için “Sen de mi Muham­med’e tabi oldun yoksa?!” diye sordular. Aldıkları cevap “Evet.” oldu.

Sonra oradan Ebû Leheb’e giderek, kız kardeşinin Müslüman olduğunu bil­dirdiler.

Kız kardeşinin Müslüman olduğunu haber alan Allah düşmanı Ebû Leheb, yanına gelerek çıkıştı, azarladı ve atalarının dinini bıraktığı için ayıpladı.

Bunun üzerine Hz. Erva da ona karşılık olarak, “Beni azarlamayı bırak da, git, sen de kardeşinin oğlunun başında bulun. Ona yardımcı ve destek ol veya onun dinine gir.” dedi.

Bu söz üzerine Ebû Leheb, “Onun ortaya çıkardığı yeni din yüzünden bütün Arap kabilelerine karşı koymaya bizim takatimiz var mı?!” diyerek inkârında ıs­rar etti. Sonra da çekip gitti.[2]

Hz. Erva, Peygamberimize dil uzatanlara gerekli cevabı veriyor, ona gelecek tehlikelere mâni olmaya çalışıyordu. Biricik oğlunu da teşvik ediyor, Re­sû­lul­lah’tan ayrılmamasını tembih ediyordu. Ana-oğul kendi aralarında güçleri nispetinde, şirke karşı mücadele ediyorlardı.

Bir seferinde müşriklerden Avf bin Sabre’nin Peygamberimize kötü söz söy­lediğini duyan Hz. Tuleyb, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle kafasına vurarak onu yaralamıştı. Yine annesine şikâyete gittiklerinde, Hz. Erva, “Tu­leyb, dayısının oğluna yardım eder. Ondan ne canını esirger, ne de malını…” diye­rek müşrikleri yüzüstü geri çevirmişti.[3]

Küçük yaşta olduğu için Mekke’de serbest bir şekilde dolaşan Hz. Tuleyb, bir defasında müşriklerden Ebû İhâb bin Üzeyr’in Kureyşlilerle anlaşarak Peygam­berimize suikast düzenleyeceğini öğrendi. Bu menhus emelini yerine getirmek için Ebû İhâb’ın yola çıktığını haber alır almaz önünü kesti, ansızın fırlattığı bir taşla başını yaraladı. Böylece çirkin niyetinin duyulduğunu sezen müşrik, suikastten vazgeçti.”[4]

Hz. Tuleyb’in böyle fedaice davranışları müşriklerin mukavemetini kırıyor­du. Fikren İslam’ın yayılmasına güç yetiremeyen müşrikler, hiç ummadıkları bir mukavemetle karşılaşınca şaşkına dönüyorlardı.

Kureyşliler tarafından göz altına alınan Hz. Tuleyb, ikinci Muhacir kafîlesiyle Habeşistan’a hicret etti. Üç ay kadar orada kaldı. Mekke müşriklerinin Müs­lüman oldukları şaiyasını duyunca tekrar Mekke’ye geldiler. Fakat haber asıl­sızdı. Medine’ye hicret başlayınca Hz. Tuleyb de hicret etti. Medine’de Abdul­lah bin Seleme’ye misafir oldu. Daha sonra Peygamberimiz, Tuleyb’le Münzir bin Amr (r.a.) arasında kardeşlik akdi yaptı.[5]

Müşriklere karşı cihad emri başlayınca Peygamber ordusunda Hz. Tuleyb de yer aldı. Bedir cihadı’nda üstün kahramanlıklar göstererek Allah düşmanlarına karşı dinini korudu. Bundan sonra daha pek çok muharebeye katıldı.

Peygamberimizin vefatından sonra Bizanslılarla yapılan Ecnâdin cihadı’nda mücahitler arasında Hz. Tuleyb de bulunuyordu. Zafer kazanılmıştı, fakat üç bin kadar şehit verilmişti. Şehitler arasında Hz. Tuleyb de vardı. Tarih Hicret’in 13. yılı, Cemaziyelev­vel ayı idi. Hz. Tuleyb bu sırada 35 yaşındaydı.[6]

Allah ondan razı olsun!


_________________________________
[1]Tabakât, 3: 123.
[2]age., 8: 42-43; Üsdü’l-Gàbe, 3: 65.
[3]el-İsâbe, 2: 233.
[4]age.
[5]Tabakât, 3: 123.
[6]age.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Ubâde bin Sâmit (r.a.)


Peygamberimize ve onun dava arkadaşları olan güzide cemaate kucak açarak, insanlık tarihinin kaydettiği en üstün misafirperliği gösteren Ensar’ın ileri gelen simalarından birisi de Ubâde bin Sâmit’tir (r.a.).

Hz. Ubâde, Hicret’ten önce vuku bulan Birinci ve İkinci Akabe Biatlarına ka­tılan, Peygamberimizle her hâl ü kârda beraber olacaklarına, canlarını yoluna feda edeceklerine, onu her türlü tehlikeden koruyacaklarına söz veren Medineli Müslümanlar arasında bulunuyordu. İkinci Akabe Biatı’nda 70 küsur Müslüman’ı temsil ederek Peygamberimizle bizzat görüşen 12 zattan birisiy­di. Yine Asr-ı Saadet’in nadide hadiselerinden olan Rıdvan Biatı’nda “Peygambe­rimizin emrinden çıkmayacaklarına ve her hususta ona itaat edeceklerine” dair yemin eden mümtaz şahsiyetlerin arasında Ubâde bin Sâmit de yer almıştı.[1]

Muhacirler Medine’ye teşrif edince, Peygamberimiz onlar arasında kardeşlik akdini yaptı. Hz. Ubâde’yi (r.a.) de ilk Müslümanlardan Ebû Mürsed (r.a.) ile kardeş ilan etti. Ensar, Muhacir kardeşlerini tarla ve bahçelerine ortak ettiler. Onlar, emekleriyle, mahsulata ortak oluyorlardı. Bu durum Hayber’in fethine kadar senelerce devam etti. Hayber arazisi ele geçince bu iş ortaklığına ihtiyaç kalmadı.

Hz. Ubâde 35 yaşında İslam dairesine girdi. Okuma-yazma bilen sahabilerden olma­sı dolayısıyla Peygamberimiz kendisini Suffe Ashâbı’na öğretmen ta­yin etti. Mescid-i Nebevî, Peygamberimizin evi ve Suffe talebelerinin mektebi yan yanaydı. Zaten her üçü de birlikte yapılmıştı. Peygamberimiz mescitte bütün Müslümanlarla ilgileniyor, bitişikteki mektepte bulunan 100’e yakın talebe­nin iaşesinden yetişmelerine kadar her türlü meseleleriyle meşgul oluyordu.

Hz. Ubâde, bir defasında yazı ve Kur’ân öğrettiği Suffe Ashâbı’ndan birinin kendisine yay hediye etmesi üzerine Peygamberimize müracaat etti. Peygam­berimiz de böyle bir hediyeyi almasının caiz olmayacağını söyledi.[2]

İslam tarihinin ilk yıllarında Kur’ân öğretenler çok olduğundan ücret alınma­sı uygun görülmüyordu, fakat daha sonraki asırlarda dinî vazifeleri gören kim­seler azalınca Kur’ân’ın öğretilmesi karşılığında ücret almayı müçtehitlerimiz caiz görmüşlerdir.

Ubâde bin Sâmit, bütün cihadlarda Peygamberimizle birlikte bulundu. Kaynuka Ya­hu­dilerinin Medine civarından uzaklaştırılması vazifesi de Hz. Ubâde’ye verilmişti.[3]

Hz. Ubâde dirayetli, üstün kabiliyetli bir kimseydi. Hz. Ebû Bekir, hilafeti zamanında Bizans Kralı Herakliyus’a elçi olarak Haşim bin Âs (r.a.) ile Ubâde bin Sâmit’i gönderdi. Bu iki zat, Şam’a uğradıktan ve uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a vardılar. Boyunlarında kılıçları olduğu hâlde atlarının üzerinde kra­lın sarayına kadar yaklaştılar. İstanbul halkı onları hayret ve hayranlıkla seyre­diyordu. Hayvanlarından inerken “Lâilâhe illallahü vallahü ekber!” deyince, sa­rayın, hurma ağacı gibi sallandığını gördüler.

Kralın huzuruna çıktılar. Kral kendilerine, Peygamberimiz ve İslamiyet hak­kında bir hayli sual sordu.

“Sizin yanınızda en büyük kelamınız nedir?”

“Lâilâhe illallahü vallahü ekber.”

“Siz evinizde, memleketinizde bunu söylediğiniz zaman evleriniz sarsılıp ta­vanlarınız üzerlerinize çökmüyor mu?”

“Hayır, biz onun hiçbir zaman öyle yaptığını görmedik. Ancak senin yanında gördük. O bize öğütten başka bir şey değildir.”

“Vallahi mülkümden çıkmaktan nefsim hoşlansaydı size tabi olurdum, ölün­ceye kadar da sizin hakir bir köleniz olmayı isterdim!”

Bu itiraftan sonra kral, elçileri kıymetli hediyelerle gönderdi.[4]

Mısır fethi sırasında Amr bin Âs’ın (r.a.) yardım istemesi üzerine Hz. Ömer’in “Sana dört kişi gönderiyorum. Bunların her birisi bin kişiye bedeldir.” diyerek gönderdiği zatlardan birisi de Ubâde bin Sâmit idi.[5]Daha sonra Filistin valiliğini de yürüten Hz. Ubâde, kalan ömrünü Şam bölgesinde geçirdi.

Hz. Ubâde, sahabilerin âlimleri arasında bulunuyordu. Hadis ve fıkıhta üstün bilgiye sahipti. Şam’da kaldığı müddetçe hep hadis ve fıkıh dersleri okuttu. Ora­ların bir ilim yuvası hâline gelmesinde büyük gayret gösterdi. 80’den fazla hadis rivayet etti, birçok da talebe yetiştirdi.

Onun rivayet ettiği hadislerden biri şu mealdedir:

Bir gün hasta idim. Peygamber (a.s.m.), Ensar’dan bazı zatlarla beni görmeye geldi. Re­sû­lul­lah, şehitlerden bahsederken “Şehitlerin kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Herkes susmuştu. Re­sû­lul­lah suali üç defa tekrarladı. Cemaat susmakta devam ediyordu. Ben, hanımıma, beni yataktan kaldırıp tut­masını söyledim. Beni kaldırdı. Şöyle cevap verdim:

“Şehit, İslamiyet’i kabul eden, hicret eden, sonra Allah yolunda ölendir.”

Bunun üzerine Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“O zaman ümmetimin şehitleri çok az olur! Allah yolunda ölen şehittir. Denizde bo­ğu­lanlar şehittir. Karın ağrısın­dan ölenler şehittir. Lohusalıktan ölen kadın şehittir.”[6]

Hicret’in 34. senesinde 72 yaşında Şam yakınlarındaki Remle’de vefat eden Hz. Ubâ­de bin Sâmit oraya defnedildi.[7]

Allah ondan razı olsun!


_____________________________
[1]Tabakât, 3: 546.
[2]Müsned, 3: 315.
[3]Tabakât, 2: 356.
[4]İslam Tarihi, 2: 295-304.
[5]İsâbe, 2: 268.
[6]Müsned, 3: 317.
[7]Üsdü’l-Gàbe, 3: 107.

2 Mayıs 2017 Salı

Ubey bin Ka’b (r.a.)


Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in en güzel şekilde okunmasında büyük hizmet­leri bulunan mümtaz bir sahabi de Ubey bin Ka’b’dır (r.a.). Peygamberimizin ifadesiyle, “en güzel Kur’ân okuyan”[1]o idi. “Kur’ân Okuyanların Efendisi” ve “Ensar’ın Efendisi” lakapları da ona aitti.

İkinci Akabe Biatı’ndan önce Müslüman olmuş, orada Re­sû­lul­lah’a olan bağ­lılığını teyit etmişti. Hicret’ten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Aşere-i Mübeşşere’den olan Sâid bin Zeyd ile kardeş yaptı. Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah ile birlikte olduğu müddetçe bütün gazalara iştirak etti.

Zekât emri geldikten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Benî Huzeym, Benî Kudame, Benî Sa’d ve Benî Uzre kabilelerinde zekât toplamakla vazifelendirdi. Bu vazifeyi hakkıyla yerine getirdi.

Birçok defa Peygamberimizin mübarek iltifatına mazhar olan Hz.Ubey, Kur’ân-ı Kerim’e olduğu gibi, Tevrat’a, İncil’e ve diğer semavi kitaplara da vâkıftı.

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine “Kur’ân’da en muazzam âyet hangisidir?” diye sormuştu. O, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” diye cevap vermişse de, Re­sû­lul­lah ısrarla tekrar tekrar sormuştu. Nihayet, “Âyete’l-Kürsî’dir.” diye cevap ver­di. Re­sû­lul­lah bu cevaptan son derece memnun olarak şöyle karşılık verdi:

“Ne mutlu sana ey Ubey! Bu ne bilgi! Allah’a yemin ederim ki, bu âyetin, Cenâb-ı Hakk’ı zikreden, takdis eden dili ve dudakları vardır.”

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine gelerek, “Ey Ubey! Allah bana, sana Kur’ân okumamı emretti.” buyurdu.

Ubey, “Allah benim adımı zikretti mi?” diye sordu.

Re­sû­lul­lah, “Evet. Mele-i Âla’daki isminle ve nesebinle zikretti.” diye cevap verdi.

Ubey de “Öyle ise okuyunuz ey Allah’ın Resûl’ü.” dedi. Sonra bu İlahî lütuf ve teveccüh karşısında duygulanarak gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.

Daha sonra bu hadiseyi naklettiği sırada oğlu kendisine “Çok mu duygulan­mış ve sevinmiştin, babacığım?” diye sorduğunda ona bir âyetle cevap vermiş­ti: “Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansın­lar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”[2]

Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra kendisini tamamen Kur’ân hizmetine verdi. Etrafında toplanmış olan talebelere Kur’ân’ı en güzel şekilde okumayı ve manasını talim ediyordu. Başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere birçok mümtaz sahabi de onun Kur’ân talebeleri arasında idi.

Hz. Ömer, Ubey bin Kâ’b’ı çok takdir ederdi. Hz. Ubey bütün ısrarlara rağmen idari bir vazife kabul etmeyerek ilmî hizmetinden ayrılmadı. Hz. Ebû’d-Derdâ’nın Şam’da yaptığı hizmeti o Medine’de yapıyordu. Hz. Ömer’in ricaları üzerine, onun şûrasında bulunmayı kabul etti.

Hz. Ubey ahlak ve fazilet örneği bir sahabiydi. Çok doğru sözlüydü. Bir gün Hz. Ömer onun yanında bir âyet-i kerimeyi yanlış olarak okumuştu. Hz. Ubey, Hz. Ömer’e kıraatini düzeltmesini söyledi ve ilave etti: “Ey Ömer! Ben bu âyet-i kerimeyi bizzat Re­sû­lul­lah’tan dinlemiştim. Ben onu dinlerken sen Baki’de alış verişle meşgul idin.”

Hz. Ömer de ona şöyle cevap vermişti:

“Çok doğru söyledin! Ben de senin doğru konuşma hususundaki hassasiyetini tecrübe etmek istemiştim. Çünkü huzurunda doğru söz söylenmeyen idareci­lerde hayır yoktur.”

Hz. Osman devrinde Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda farklı görüşler orta­ya çıktığında, Kureyş ve Ensâr’dan 12 kişilik bir heyet teşkil edilmiş, Hz. Ubey bu heyetin başına getirilerek Kur’ân’ı okumuş ve Zeyd bin Sâbit de yazmıştı. O, bu hizmetiyle İslam tarihinde bambaşka mevkie sahiptir.

Ubey bin Kâ’b malayani ve boş sözlerden şiddetle kaçardı. Kendisine sorulan gayriciddi sorulara cevap vermezdi. Ciddi ve samimi suallere ise bütün dikkatiyle ve titizliğiyle cevap verir, alakadar olurdu.

Talebelerinden ayrı bir yere oturmaz, onlarla aynı seviyede bulunur, ders ve­rirdi. Kıraat ilmine olduğu gibi, tefsir ilmine de büyük hizmetleri oldu. Bu hiz­meti de iki şekilde ortaya çıkıyordu: Re­sû­lul­lah’a âyet-i kerimelerle alakalı ola­rak sorduğu sualler, kendisine âyet-i kerimelerin nüzul sebepleri ve manaları ile alakalı olarak sorulan sorulara verdiği cevaplar…

Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah’tan birçok hadis rivayet etmiştir. “Hanînü’l-Cizi’ [kuru direğin ağlaması]” mucizesinin şahitlerinden ve ravilerinden birisi de odur. Pey­gamber Mescidi’nde minber yapılmadan önce Re­sû­lul­lah orada bulunan kuru bir hurma direğine yaslanarak hutbelerini verirdi. Minber yapıldıktan sonra Re­sû­lul­lah’ın o direği terk etmesi üzerine direk kalabalık bir cemaatin huzurunda inleyerek ağlamıştı. Re­sû­lul­lah bunun üzerine “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahî’nin ayrılığındandır ağlaması.” buyurmuştu. Sonra Re­sû­lul­lah direğin yanına geldi, onu kucakladı ve bir şeyler konuştu.

Rivayete göre, direk Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) “Cennette beni dik ki, benim mey­velerimden Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur.” dedi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) “Peki, öyle yaparım.” dedi ve ilave etti: “Ebedî âlemi, ge­çici âle­me tercih etti.” Daha sonra direk, minberin altına konuldu. Peygamber Mescidi genişletilmek için minber yıkılacağı sırada da Ubey bin Ka’b (r.a.) dire­ği yanına aldı ve çürüyünceye kadar muhafaza etti.[3]

Bütün hayatını Kur’ân hizmetinde geçiren Ubey’in (r.a.) çok veciz sözleri var­dır. Bunlardan bazıları şöyledir:

“Mümin dört vasfından belli olur: Bela ve musibete maruz kaldığında sabre­der. Ni­met ve ikrama mazhar olduğunda şükreder. Konuştuğu zaman doğru ko­nuşur. Hükmet­ti­ği zaman adalete riayet eder.”

“Mümin beş nur içinde dönüp dolaşır. Cenâb-ı Hakk’ın ‘Nur üzerine nur’ bu­yur­ma­sı buna işarettir. Onun sözü nur, ilmi nur, girdiği yer nur, çıktığı yer nur ve kıyamet günü gideceği yer nurdur.”[4]

Hz. Ubey bin Ka’b, Hicrî 35 yılında Medine’de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________
[1]Tirmizî, Menâkıb: 90.
[2]Yunus Sûresi, 58.
[3]Mektûbât, s. 219-220.
[4]Müslim, Fedâil: 121; Üsdü’l-Gàbe, 1: 49-50; 1: 251-255.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Ubeyde bin Hâris (r.a.)


Ubeyde (r.a.) ilk Müslümanlardandır: Bedir’de şehit oldu.

Yıllar sonra Re­sû­lul­lah kabrinin yanından geçerken şöyle buyur­muştur: “Hissettiğiniz bu güzel koku, onun kabrin­den yayılmaktadır.”

Ubeyde (r.a.), İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman oldu, karşılaştığı bütün güçlükle­­re sabretti. Hicret emri çıktığında da yurdunu yuvasını bırakarak Medine’ye hicret etti.

Bedir cihadı’na iştirak eden bu bahtiyar mücahidin bütün arzusu “şehit ol­mak”tı. İki ordu karşılaştığında, müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarak çarpışacak yiğit istediler. Karşılarına Ensar’dan üç kişi çıktı. Fakat onlar, “Biz sizi istemiyoruz. Abdülmuttâliboğullarından amcalarımızın oğullarıyla çarpışmak istiyoruz!” diyerek onları reddettiler.

Bunun üzerine Peygamberimiz, “Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!” buyurdu.

Bu üç yiğit hemen meydana fırladı. Müşrikler onları karşılarında görünce sevindiler. “Evet, siz bizim dengimizsiniz.” dediler ve kıyasıya cenge tutuştu­lar. Hz. Hamza Şey­­be’yi, Hz. Ali de Velid’i bir anda tepeledi. Ubeyde (r.a.) ile Utbe ise birbirlerini ayak­ta duramayacak şekilde yaraladılar. Hz. Hamza ve Hz. Ali hemen Ubeyde’nin yardı­­mına koştular ve Utbe’yi öldürdüler. Ubeyde’yi de (r.a.) kucaklayarak saflarına taşıdılar.

Ubeyde (r.a.) Re­sû­lul­lah’a, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben şehit değil miyim?” diye sordu.

Peygamberimiz, “Evet, şehitsin.” buyurdu.

Buna çok sevinen Hz. Ubeyde, “Ebû Tâlib sağ olsaydı, söylediği söze, kendisinden ziyade, benim layık olduğumu anlardı.” dedi. Sonra da Ebû Tâlib’in şu beytini okudu:

“Biz, onun çevresinde çoluğumuzu çocuğumuzu unutturacak derecede çar­pışıp yerlere serilmedikçe, onu size teslim edeceğimizi mi sanıyorsunuz?!”

Hz. Ubeyde böylece, Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmemesi için hayatını feda et­miş, şehit­­lik makamını kazanmıştı. O sırada 63 yaşında bulunuyordu. Safrâ mevkiine defnedildi.

Yıllar sonra Peygamberimiz Ashâbıyla Safrâ mevkiinden geçiyordu. Biri, “Yâ Re­sû­lal­lah, güzel bir koku duyuyorum, acaba nedir?” diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Burada Ebû Muâviye’nin [Ubeyde bin Hâris] kabri vardır. Bu, onun kabrinden yayılan kokudur.” buyurdu.[1]

Allah ondan razı olsun!


________________________________________
[1]Tabakât, 2: 17; 3: 50-52; İstiâb, 2: 444-445.

27 Nisan 2017 Perşembe

HZ. UKBE İBNİ ÂMİR EL-CUHENÎ (r.anh)



Ukbe İbni Âmir el-Cuhenî radıyallahu anh Kur'an-ı Kerim'i güzel okuyan bir Kur'an hâfızı... Gecenin seher vakitlerinde kalkıp Mevlâ ile konuşurcasına huşû ile Kur'an tilâvet eden bir âşık... Kendi el yazması Kur'an'ı bulunan bir ilim eri... 

O, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra islâm'la şereflendi. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatıyor:
"İnsanlardan uzak, çöllerde küçük sürülerimin peşinde hayatımı geçiriyordum. Mekke'de yeni dinin ve son Peygamberin geldiğini daha sonra Medine'ye hicret edeceğini duydum. Kısa bir zaman sonra da Medine'ye teşrif ettiği müjdesini aldım. Bütün Medine'li müslümanların sevinç haberleri geliyordu. Ben de sürülerimi bırakıp Medine'ye koştum. Huzuruna vardım ve: "Ya Rasûlallah! Ben size bey'at edeceğim" dedim. Sevgili Peygamberimiz: "Sen kimsin?" dedi. Ben de: "Ukbe İbni Âmir el-Cuhenî'yim" dedim. Bana: "Sence hangisi daha iyi. Bedevi bey'ati mi, yoksa hicret bey'ati mi?" dedi. Ben de: "Hicret bey'ati yapmak istiyorum." Yani, Medine'de kalmak üzere bey'at ediyorum dedim. Muhacirlerle beraber yanında bir gece kaldım. Ertesi gün küçük sürümün yanına döndüm." 

Ukbe (r.a)'ın gönlüne islâm ışığı girmişti, fakat o sevgiliden ayrı kalışı yeni gelen vahiyleri duyamaması ona çok zor geliyordu. Kendi ifadesiyle şöyle bir çare bulmuştu: "Biz oniki arkadaştık. Sürülerimizi otlatmak için Medine'den uzakta kalıyorduk. Arkadaşlarla aramızda : "Biz de hiç iş yok. Yeni gelen vahyi öğrenmek ve Rasûlullah (s.a)'ın sohbetinde bulunmak için hergün birimiz Medine'ye gitse, sürüsüne burada kalanlar baksa diye anlaştık. Ben sürüleri bırakmaktan korkuyordum. Siz gidin ben sürünüze bakayım. Geldiğinizde, dinlediklerinizi ve öğrendiklerinizi sizden alırım" dedim. Bir müddet böyle nöbetleşe devam ettik. Sonra o sevgilinin yüzünü görememek, huzurunda bulunamamak canıma tak etti ve kendi kendime:
"Yazıklar olsun sana! Sen bu sürüler yüzünden mi Rasûlullah (s.a)'ın sohbetinde bulunmayı terk ediyorsun. Gelen vahyi direk onun ağzından duymak, aracısız, ondan almaktan bu sürüler mi seni alıkoyuyor?" dedim. Gafletten uyanarak kendime geldim ve koyunlarımı bırakıp Rasûlullah (s.a)'ın yakınında bulunmak için Medine'ye hicret ettim. Mescid'de yatıp kalktım."
Ukbe (r.a) gölge gibi Rasûlullah (s.a) efendimizi takip etmeğe başladı. Yolculukda hayvanının yularını tuttu. Ona hizmeti zevk haline getirdi. Efendimiz de Ukbe'yi çoğu kere terkisine alırdı. Bu sebebten ona Rasulullah'ın redifi diye isim verildi. Kendisi şöyle anlatıyor. 

Birgün Rasulullah (s.a) efendimiz bana : "Ukbe! Sana, şimdiye kadar benzeri görülmeyen iki sûreyi öğreteyim mi?" dedi. Ben de: "Evet Ya Rasûlallah! " dedim. Bunun üzerine iki Cihan Güneşi efendimiz bana "felâk ve Nas" sûrelerini okudu. Namaz vakti girince imam oldu ve o iki sûreyle namazı kıldırdı. Daha sonra: "Ey Ukbe! Yatarken bu sûreleri daima oku!" buyurdu. 

Ukbe (r.a) Allah'ın sevgilisine yakın olmanın ve ona hizmet etmenin bereketini, hayatında gördü. Kur'an, hadis, fıkıh ve ferâiz ilminde güzide şahsiyet oldu. Ashab arasında ilim ve cihad eri olarak anıldı.
O, Kur'an okumak ve öğretmekten büyük zevk alırdı. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden: "Ya Rasûlallah! Hûd ve Yusuf sûrelerini bana okur musunuz?" diye ricada bulundu. Efendimiz okudu Ukbe dinledi. Daha sonra öğrendiği şekilde etrafına okudu ve öğretti. 

O, Kur'an-ı Kerim'i çok güzel okurdu. Sahabe onun tane tane okuyuşunu dinler, kalpleri ürperirdi. Bilhassa geceleri ortalık sakinleşince yüksek sesle, Mevlasıyla konuşurcasına âyetleri tefekkür ederek hûşû ile okur gözleri yaşlarla dolardı. 

Hz. Ömer (r.a) onu birgün çağırıp şöyle dedi "Ey Ukbe! Bana biraz Kur'an oku!" O da: "Hay, hay, Ey emîru'l-mü'minin" dedi ve bir miktar Kur'an okudu. Ukbe (r.a)'ın tatlı tatlı okuyuşunu hûşû ile dinleyen Hz. Ömer (r.a) gözyaşlarını tutamadı ve sakalını ıslatıncaya kadar ağladı.
Evet!.. Kur'an böyle bir kitaptır. Onu huşû ile dinlemek kalbleri ürpertir... Gönülleri yumuşatır. Gözyaşlarını akıtır... Çünkü kâmil mü'minlerin gıdasıdır Kur'an... Allah'ım!.. Bizlere de o yüce kitabın derinliklerine dalabilmeyi, onu okumak okutmak ve dinlemeyi zevk haline getirebilmeyi nasib et!..
Ukbe (r.a) kendi elleriyle yazdığı bir Kur'an bıraktı. Yakın zamana kadar Mısır'da kendi adıyla bilinen cami'de muhafaza edildi. Fakat kaybolan kültür hazinelerimiz arasında maalesef o da kayıplara karışıp gitti. 

O, Hz. Ömer (r.a) devrinde Şam'ın fethinde bulundu. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Komutan Ebu Ubeyde (r.a) halifeye müjdeyi ulaştırmak üzere onu gönderdi. Muaviye devrinde Mısır'da valilik yaptı. Onun emriyle Rodos adasının fethi için gönderilen orduya kumandan oldu. 

Ukbe (r.a) askeri bilgileri öğrenmekten zevk alırdı. Kendisi de mükemmel ok atardı. Halkı da bu işe teşvik ederdi. Bir defasında Hz. Halid İbni Velid (r.a)'a Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin: "Cenab-ı Hak bir ok için üç kişiye cennet nasib edecektir" hadisini hatırlatmıştı. Bunun için ok atmak hususunda büyük gayret sarfederdi. 

İlim ve cihada çok önem veren Ukbe (r.a) 55 hadis-i şerif rivayet etmiş ve 58. hicri senede Mısır'da vefat ettiği bildirilmiştir. Cenab-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Ulbe bin Zeyd (r.a.)


Hicret’in 9. yılıydı... Rumlar Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için 40 bin kişilik bir ordu hazırlamışlardı. Peygamberimiz bunu haber alınca hemen hazırlığa başladı.

Hava çok sıcaktı. Hasat mevsimiydi. Üstelik kıtlık da vardı. Böyle iken bir­kaç kişi hariç bütün Müslümanlar bu orduya iştirak ettiler. Ellerinden gelen maddi manevi desteği yapmaktan geri durmadılar.

Katılmayanlardan bir kısmı vardı ki, bunların hiçbir mazereti yoktu. Fakat bazıları bu orduya sırf maddi imkânsızlıkları sebebiyle iştirak edememişlerdi. İşte Tebük Seferi’nden bu sebeple geri kalanlardan biri de Ulbe bin Zeyd’di (r.a.).

Hz. Ulbe fakirdi. Yol azığı ve binek temin edememişti. Fakat bu sefere katıl­maya can atıyordu. Kendisi gibi olan arkadaşlarıyla Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) huzu­runa çıktı. Üzgündü, gözü yaşlıydı. Re­sû­lul­lah’tan kendisine binek temin etmesi ricasında bulundu. Peygamberimiz, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.” de­yince gözyaşları içerisinde geri döndü. Biraz sonra da bu durumda olanları ra­hatlatan şu âyet-i kerime nazil oldu:

“Şu kimseler üzerine de cihada katılmadıkları için bir günah yoktur ki, sana her gelişlerinde ‘Sizi bindirecek bir şey bulamadım.’ derdin. Onlar da cihad için harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak döner­lerdi.”[1]

Hz. Ulbe, o gece uyuyamadı. Kalktı, bir müddet namaz kıldıktan sonra şöyle dua etti:

“Allah’ım, cihadı emrettin, bizi ona teşvik ettin. Ama ne bende, ne de Resûlünde beni cihada hazırlayacak imkân yoktur. Allah’ım, ben de sadaka ola­rak, malıma, canıma, şeref ve haysiyetime tecavüz eden bütün Müslümanları af­fediyorum.”

Ertesi sabah Peygamberimiz, “Bu gece herkesi affeden kimse ayağa kalksın.” buyurdu. Kimse kalkmadı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) sözünü tekrarladı. Bu defa Hz. Ulbe kalktı ve “Benim yâ Re­sû­lal­lah.” dedi. Peygamberimiz onu müjdeleyerek şöyle buyurdu:

“Seni müjdelerim! Allah’a yemin ederim ki, yaptığın bu bağış, kabul edilen sa­dakalar arasına kaydedilmiştir.”[2]

Hz. Ulbe bu müjdeye çok sevindi. Böylece hâlis niyetinin mükâfatını gör­müştü…


_______________________________________
[1]Tevbe Sûresi, 92.
[2]İsâbe, 2: 500; Üsdü’l-Gàbe, 4: 10; el-Bidâye, 5: 5.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *