21 Mayıs 2017 Pazar

Tufeyl bin Amr (r.a.)


Kavurucu çöl sıcakları her zamanki gibi toprağı ve insanları yakmaya devam ediyordu. En küçük bir gölge, bir avuç su ve hafif bir serinlik büyük bir saadet­ti.

En dehşetlisi, Arap topraklarını ve Arap halkını küfür, şirk, zulüm ve vahşet kavuruyordu. Ama insanlar artık günden güne serinliğe, âb-ı hayata ve saadete kavuşuyorlardı. Çünkü şimdi Hz. Muhammed (a.s.m.) vardı. Her türlü çile ve işkenceye rağmen o, nurunu yaymaya devam ediyordu.

Yine böyle kavurucu sıcakların hüküm sürdüğü, güneşin insan tepesine daha da yaklaştığı bir günde, Mekke’ye birisi geldi. Alımlı atının üzerinde, şatafatlı giyimi ve merdane bakışlarıyla Kâbe’ye doğru yürüyordu. Bu, Devs kabilesinin ileri gelenlerinden, şair Tufeyl bin Amr’dan başkası değildi.

Ebû Leheb’lerden, Ebû Süfyân’lardan, Ebû Cehil’lerden meydana gelen heye­canlı bir kalabalık hemen etrafını çevirdi. Tufeyl şaşkın bakışlarıyla bir taraftan kendisine “hoş geldin” diyenlere mukabele ediyor, diğer taraftan da onların bu he­yecanlı davranışlara neyin sebep olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Allah, Resûlünü Kureyşlilerin zulmünden koruyunca, müşrikler Re­sû­lul­lah’a gelenlere mâni olmaya başlamışlardı. Onu tecrit edip, başkalarıyla görüşmesi­ne mâni olmak istiyorlardı. Tufeyl bin Amr da Re­sû­lul­lah ile karşılaşabilir ve te­siri altında kalabilirdi. Onun için müşriklerin ileri gelenleri onun etrafında top­lanmış, Resûl-i Ekrem’le görüştürmemek için ikna etmeye çalışıyorlardı.

Küfür korkuyordu, şirk ürküyordu, haksızlık titriyordu... Nihayet içlerinden birisi konuşmaya başladı: “Ey Tufeyl, şehrimize hoş geldin! İçimizden çıkan adamı biliyorsun. Duymuşsundur. Sakın onunla karşılaşıp konuşmayasın! Sözleri sihir gibidir. Onun sözleri babayla oğulun, kardeşle kardeşin, kocayla karının arasını açıyor. Bizim başımıza gelenin, senin ve kavminin de başına gelmesini istemiyorsan onunla konuşma ve söylediklerini dinleme!”

Tufeyl bir müşrikti ve Kâbe’ye putları ziyaret edip onlara ibadet etmeye gidi­yordu. Diğerlerinden farklı düşünmesi beklenemezdi. Şöyle cevap verdi:

“Yemin ederim ki onu dinlemeyeceğim ve onunla konuşmayacağım! Kara­rım kesindir. Kâbe’ye vardığımda eğer onunla karşılaşacak olursam, mutlaka kulaklarımı tıkayacağım. Onu dinlemek istemiyorum.”

Tufeyl bin Amr, kalabalıktan ayrılıp yalnız olarak Kâbe’ye geldi. Re­sû­lul­lah’ın orada namaz kıldığını gördü. Biraz önce konuştukları sözleri hatırladı. Müş­riklerin sözleri kulaklarında çınlıyordu. Ama Re­sû­lul­lah sesli bir şekilde ibadet ediyor ve Tufeyl ister istemez onu işitiyordu. Onlar ne güzel sözlerdi öyle! Daha önce duyduğu, bildiği hiçbir Arap şiirine benzemiyordu. Yoksa müşriklerin de­diği gibi bunlar gerçekten sihir miydi? Yok, olamazdı. O nice sihirli söz de işitmişti; bu, onlara da benzemiyordu. Tufeyl düşünmeye başladı: “Ben ki Devs kabilesinin ileri gelenlerinden biriyim. Ben ki şairim... Ben her­hâlde güzeli çirkinden ayırabilirim. Bu zatın söylediklerinde en küçük bir çir­kinlik alameti var mı? Bu zatı niçin daha yakından dinlemiyorum ki?! Eğer söz­leri gerçekten güzelse elbette kabul ederim; yok, eğer çirkinse reddederim.”

Nihayet Re­sû­lul­lah (a.s.m.) namazını bitirdi ve evine doğru yola koyuldu. Devs’li şair onu takip etmekten kendini alamadı. Re­sû­lul­lah evine varınca o da içeriye girdi ve şöyle konuştu:

“Ey Muhammed! Vallahi seni bana korkunç bir şekilde anlattılar! O kadar ki, söyleyeceklerini duymamak için kulaklarımı tıkamıştım… Ama senden duyduk­larımı çok beğendim. Dinini bana anlat.”

Re­sû­lul­lah, Tufeyl’e Kur’ân-ı Kerim okudu ve İslamiyet’i anlattı. Tufeyl he­men orada Müslüman oldu. Sonra da Re­sû­lul­lah’a şöyle dedi:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Ben kavmim içinde sözü dinlenen birisiyim. Hemen kavmi­me dönüp onları İslam’a davet etmek isterim. Allah’a dua et de, onlara karşı tesi­rimi artıracak bir keramet ihsan etsin.”

Bunun üzerine Re­sû­lul­lah “Yâ Rabbi, onu nurlandır!” diye dua etti.

Tufeyl, Re­sû­lul­lah’ın yanından ayrılıp kavmini İslam’a davet etmek üzere yola koyuldu. Kavuştuğu âb-ı hayatı başkalarına da ulaştırmak istiyordu. Kavminin kendisini görebileceği, “Seniyye” denen mevkie geldiğinde alnında bir nur mey­dana geldi. Birden heyecana kapılan Tufeyl, Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua etti:

“Yâ Rabbi! Bu nur alnımdan başka bir yerde olsun. Halkın bu nuru, dinlerini terk ettiğim için bana ârız olmuş bir hastalık zannetmesinden korkuyorum!”

Nur hemen Tufeyl’in değneğinin ucuna nakloldu. Bundan dolayı Tufeyl’e “Zinnûr [nur sahibi, nurlu]” denilirdi.

Eve vardığında, yaşlı babası kendisini karşıladı. Babasına seslendi: “Bana yaklaşma babacığım! Artık ben senden değilim, sen de benden değilsin!”

Babası, “Niçin oğlum?” diye sordu.

Tufeyl, “Ben Müslüman oldum, Muhammed’in (a.s.m.) dinine girdim.” diye cevap verdi.

Babasının Tufeyl’e olan itimadı sonsuzdu. “Senin dinin, benim de dinimdir.” diyerek oradan ayrıldı, temiz elbiselerini giydi, tekrar geldi. Tufeyl babasına İslam’ı telkin etti. Artık Tufeyl’in babası da Müslüman’dı.

Biraz sonra hanımı yanına geldi. Hanımına da aynı şekilde, “Yaklaşma bana artık. Sen benden değilsin, ben de senden değilim!” dedi.

Hanımı, “Neden? Kurban olayım söyle!” dedi.

“İslam bizi ayırdı!” cevabını verdi. Bu söz üzerine Tufeyl’in hanımı da Müslü­man oldu.

Tufeyl bin Amr hemen kavmini topladı ve onlara İslam’ı anlattı. Ancak onlar Tu­feyl’in davetini kabul etmediler. Tufeyl heyecanlıydı, celalliydi. Halkın he­men İslami­yet’i kabul etmesini bekliyordu. Ümitsiz ve mahzun bir şekilde Mek­ke’ye, Re­sû­lul­lah’a geri döndü.

“Ey Allah’ın Resûl’ü! Devsliler davetimi kabul etmediler. Onlara beddua et!” dedi.

Doğru yola gelebilecek olanlar için Re­sû­lul­lah’ın dilinde beddua yoktu. Resûl-i Ekrem (a.s.m.), “Yâ Rabbi! Devs kabilesine hidayet ver!” diye dua etti ve Tufeyl’e dönüp şöyle buyurdu:

“Şimdi kavmine dön ve onları İslam’a davet et. Onlara katiyen sert davranma. İslam’ı yumuşak bir dille anlat.”

Tufeyl bin Amr, Re­sû­lul­lah’ın emirlerine uyarak, uzun yıllar Devs toprakla­rında kalıp halkı İslam’a davet etti. Geçen zaman içerisinde Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek cihadları yapılmıştı. Re­sû­lul­lah’ın emrettiği tarzda İslam’ı tebliğ etmesi netice vermiş, Müslüman olanların sayısı 70-80’i bulmuştu.

Yıllar geçtikçe Tufeyl’de Re­sû­lul­lah’ı görme arzusu şiddetleniyordu. Artık dayanamadı ve kabilesinden İslam’ı kabul edenlerle birlikte Medine’ye geldi. Re­sû­lul­lah’a kavuştu. Kabilesiyle birlikte o sırada yapılan Hayber cihadı’na ka­tıldı.[1]Daha sonraları ise, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) vefatına kadar yanından ay­rılmadı.[2]

Hz. Ebû Bekir (r.a.) zamanında dinden dönenlere karşı yapılan cihadlarda bü­yük kahramanlıklar gösterdi. Bir rüyasında, Yemâme cihadı’nda kendisinin ve oğlu Ömer’in şehit olacağını gördü. Bir müddet sonra da kendisi Yemâme’de, oğlu Ömer de Yermuk cihadı’nda şehit oldu.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________
[1]Tabakât, 4: 237.
[2]İsâbe, 2: 225.

9 Mayıs 2017 Salı

Tuleyb bin Umeyr (r.a.)


Hz, Tuleyb (r.a.) cevval, atılgan ve cesur bir gençti. Ruhu şirk dumanlarıyla ka­rar­mayan temiz bir delikanlıydı. Henüz 14-15 yaşlarında, çocuk denecek bir çağda olma­sına rağmen akl-ı selimi ona yardım etmiş, Peygamberimizin nu­ruyla müşerref olma bahtiyarlığını kazanmıştı.

İslam’ın ilk yıllarıydı… Peygam­berimiz, Hz. Erkam’ın evinde bulunuyor, gizli olarak hakka daveti sürdürüyor­du. Hz. Tuleyb, hiç kimseden çekinip ürkmeden, Re­sû­lul­lah’ın ikamet ettiği eve gitti. Kâinatın Efendisi’ne teslim olarak iman etti, hidayet halkasına girdi.

Hz. Tuleyb heyecanlıydı. İmanın kutsi feyzi kalbini aydınlatmış, Peygambe­r’in engin şefkati gönlünü ışıklandırmıştı. Bu müjdeyi en çok sevdiği annesine açmak için sabır­sızlanıyordu. Fakat annesinin bunu nasıl karşılayacağını merak ediyordu. Acaba ken­disine kızar mıydı? Çünkü ona haber vermeden İlahî dave­te icabet etmişti.

Eve geldi, annesini görür görmez, “Anneciğim, ben Müslüman oldum. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dinine girdim, ona tabi oldum!” diye sevincini dile getir­di.

Asil bir aileye mensup olan ve Sevgili Peygamberimizin halası bulunan anne­si Erva, biricik oğlunun sevincini paylaştı. Onu tebrik ettikten sonra şöyle ko­nuştu:

“Oğlum, hiç şüphesiz, dayının oğlu, senin yardımına herkesten daha çok layıktır. Vallahi eğer onu erkeklere karşı korumaya gücümüz yetseydi, her tür­lü tecavüze karşı koyar, onu korurduk!”

Annesinin kendisini anlayışla karşıladığını görünce Hz. Tuleyb, daha da ce­saret­len­di. Annesi henüz Müslüman değildi, ama kardeşinin oğluna bir zarar gelmemesini içten arzu ediyordu. Hz. Tuleyb bu tatlı havadan istifade ederek annesine de iman balını tattırmak istedi, “Anne,” dedi, “senin Müslüman olma­na ve ona uymana engel olan şey nedir? Bak işte, kardeşin Hamza da Müslüman oldu.”

Oğlunun bu teklifi karşısında anne biraz yumuşadıysa da, eski inançlarını terk etmek kolay olmuyordu. “Ben şimdi bekleyeyim, kız kardeşlerim ne yaparsa ben de öyle yapar, sonra onlardan birisi olurum.” dedi.

Annesinin tereddüt içinde olduğunu gören Tuleyb için yapacak bir şey yoktu. Onun hidayeti için dua etmekten başka bir şey yapamazdı. Daha sonra şöyle de­di:

“Öyleyse anneciğim, sen İslamiyet’i kabullenip onu tasdik edinceye ve ‘Al­lah’tan başka ilah yoktur.’ diyerek şehadet getirinceye kadar ben de senin için Al­lah’a niyazda bulunur, dua ederim.”

Oğlunun bu candan temennisini boş bırakmak istemeyen Erva bint-i Abdülmuttâlib hemen şehadet getirdi ve Müslüman oldu.[1]

Hz. Tuleyb yaşından beklenmeyen bir atılganlıkla mücadelede bulunuyor, Re­sû­lul­lah’a dil uzatan, onun aleyhinde konuşan müşrikleri susturmak için çalı­şıyordu. Bir seferinde Peygamberimize eziyet verip sıkıntıya sokmak için her türlü yola başvuran Ebû Cehil’i gözüne kestirmişti. Başına sert bir darbe vura­rak yardı, kanlar içinde bıraktı. Etrafta bulunan müşrikler Hz. Tuleyb’i yakala­yıp bağladılar. Dayısı Ebû Leheb onu müşriklerin elinden kurtardı, salıverdi.

Daha sonra bazıları Hz. Erva’nın yanına giderek oğlunun aşırı hareketinden dolayı şikâyette bulundular: “Oğlun Tuleyb’in yaptıklarını görmüyor musun? Kendisini Muhammed’in yoluna adamış.”

Hz. Erva, müşriklere karşı şu cevabı verdi:

“Onun en hayırlı günleri Muhammed’e (a.s.m.) yardımcı olduğu günlerdir. Çünkü Muhammed (a.s.m.), Allah tarafından hak Peygamber olarak gönderil­miştir.”

Müşrikler büsbütün şaşırmışlardı. İyice emin olmak için “Sen de mi Muham­med’e tabi oldun yoksa?!” diye sordular. Aldıkları cevap “Evet.” oldu.

Sonra oradan Ebû Leheb’e giderek, kız kardeşinin Müslüman olduğunu bil­dirdiler.

Kız kardeşinin Müslüman olduğunu haber alan Allah düşmanı Ebû Leheb, yanına gelerek çıkıştı, azarladı ve atalarının dinini bıraktığı için ayıpladı.

Bunun üzerine Hz. Erva da ona karşılık olarak, “Beni azarlamayı bırak da, git, sen de kardeşinin oğlunun başında bulun. Ona yardımcı ve destek ol veya onun dinine gir.” dedi.

Bu söz üzerine Ebû Leheb, “Onun ortaya çıkardığı yeni din yüzünden bütün Arap kabilelerine karşı koymaya bizim takatimiz var mı?!” diyerek inkârında ıs­rar etti. Sonra da çekip gitti.[2]

Hz. Erva, Peygamberimize dil uzatanlara gerekli cevabı veriyor, ona gelecek tehlikelere mâni olmaya çalışıyordu. Biricik oğlunu da teşvik ediyor, Re­sû­lul­lah’tan ayrılmamasını tembih ediyordu. Ana-oğul kendi aralarında güçleri nispetinde, şirke karşı mücadele ediyorlardı.

Bir seferinde müşriklerden Avf bin Sabre’nin Peygamberimize kötü söz söy­lediğini duyan Hz. Tuleyb, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle kafasına vurarak onu yaralamıştı. Yine annesine şikâyete gittiklerinde, Hz. Erva, “Tu­leyb, dayısının oğluna yardım eder. Ondan ne canını esirger, ne de malını…” diye­rek müşrikleri yüzüstü geri çevirmişti.[3]

Küçük yaşta olduğu için Mekke’de serbest bir şekilde dolaşan Hz. Tuleyb, bir defasında müşriklerden Ebû İhâb bin Üzeyr’in Kureyşlilerle anlaşarak Peygam­berimize suikast düzenleyeceğini öğrendi. Bu menhus emelini yerine getirmek için Ebû İhâb’ın yola çıktığını haber alır almaz önünü kesti, ansızın fırlattığı bir taşla başını yaraladı. Böylece çirkin niyetinin duyulduğunu sezen müşrik, suikastten vazgeçti.”[4]

Hz. Tuleyb’in böyle fedaice davranışları müşriklerin mukavemetini kırıyor­du. Fikren İslam’ın yayılmasına güç yetiremeyen müşrikler, hiç ummadıkları bir mukavemetle karşılaşınca şaşkına dönüyorlardı.

Kureyşliler tarafından göz altına alınan Hz. Tuleyb, ikinci Muhacir kafîlesiyle Habeşistan’a hicret etti. Üç ay kadar orada kaldı. Mekke müşriklerinin Müs­lüman oldukları şaiyasını duyunca tekrar Mekke’ye geldiler. Fakat haber asıl­sızdı. Medine’ye hicret başlayınca Hz. Tuleyb de hicret etti. Medine’de Abdul­lah bin Seleme’ye misafir oldu. Daha sonra Peygamberimiz, Tuleyb’le Münzir bin Amr (r.a.) arasında kardeşlik akdi yaptı.[5]

Müşriklere karşı cihad emri başlayınca Peygamber ordusunda Hz. Tuleyb de yer aldı. Bedir cihadı’nda üstün kahramanlıklar göstererek Allah düşmanlarına karşı dinini korudu. Bundan sonra daha pek çok muharebeye katıldı.

Peygamberimizin vefatından sonra Bizanslılarla yapılan Ecnâdin cihadı’nda mücahitler arasında Hz. Tuleyb de bulunuyordu. Zafer kazanılmıştı, fakat üç bin kadar şehit verilmişti. Şehitler arasında Hz. Tuleyb de vardı. Tarih Hicret’in 13. yılı, Cemaziyelev­vel ayı idi. Hz. Tuleyb bu sırada 35 yaşındaydı.[6]

Allah ondan razı olsun!


_________________________________
[1]Tabakât, 3: 123.
[2]age., 8: 42-43; Üsdü’l-Gàbe, 3: 65.
[3]el-İsâbe, 2: 233.
[4]age.
[5]Tabakât, 3: 123.
[6]age.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Ubâde bin Sâmit (r.a.)


Peygamberimize ve onun dava arkadaşları olan güzide cemaate kucak açarak, insanlık tarihinin kaydettiği en üstün misafirperliği gösteren Ensar’ın ileri gelen simalarından birisi de Ubâde bin Sâmit’tir (r.a.).

Hz. Ubâde, Hicret’ten önce vuku bulan Birinci ve İkinci Akabe Biatlarına ka­tılan, Peygamberimizle her hâl ü kârda beraber olacaklarına, canlarını yoluna feda edeceklerine, onu her türlü tehlikeden koruyacaklarına söz veren Medineli Müslümanlar arasında bulunuyordu. İkinci Akabe Biatı’nda 70 küsur Müslüman’ı temsil ederek Peygamberimizle bizzat görüşen 12 zattan birisiy­di. Yine Asr-ı Saadet’in nadide hadiselerinden olan Rıdvan Biatı’nda “Peygambe­rimizin emrinden çıkmayacaklarına ve her hususta ona itaat edeceklerine” dair yemin eden mümtaz şahsiyetlerin arasında Ubâde bin Sâmit de yer almıştı.[1]

Muhacirler Medine’ye teşrif edince, Peygamberimiz onlar arasında kardeşlik akdini yaptı. Hz. Ubâde’yi (r.a.) de ilk Müslümanlardan Ebû Mürsed (r.a.) ile kardeş ilan etti. Ensar, Muhacir kardeşlerini tarla ve bahçelerine ortak ettiler. Onlar, emekleriyle, mahsulata ortak oluyorlardı. Bu durum Hayber’in fethine kadar senelerce devam etti. Hayber arazisi ele geçince bu iş ortaklığına ihtiyaç kalmadı.

Hz. Ubâde 35 yaşında İslam dairesine girdi. Okuma-yazma bilen sahabilerden olma­sı dolayısıyla Peygamberimiz kendisini Suffe Ashâbı’na öğretmen ta­yin etti. Mescid-i Nebevî, Peygamberimizin evi ve Suffe talebelerinin mektebi yan yanaydı. Zaten her üçü de birlikte yapılmıştı. Peygamberimiz mescitte bütün Müslümanlarla ilgileniyor, bitişikteki mektepte bulunan 100’e yakın talebe­nin iaşesinden yetişmelerine kadar her türlü meseleleriyle meşgul oluyordu.

Hz. Ubâde, bir defasında yazı ve Kur’ân öğrettiği Suffe Ashâbı’ndan birinin kendisine yay hediye etmesi üzerine Peygamberimize müracaat etti. Peygam­berimiz de böyle bir hediyeyi almasının caiz olmayacağını söyledi.[2]

İslam tarihinin ilk yıllarında Kur’ân öğretenler çok olduğundan ücret alınma­sı uygun görülmüyordu, fakat daha sonraki asırlarda dinî vazifeleri gören kim­seler azalınca Kur’ân’ın öğretilmesi karşılığında ücret almayı müçtehitlerimiz caiz görmüşlerdir.

Ubâde bin Sâmit, bütün cihadlarda Peygamberimizle birlikte bulundu. Kaynuka Ya­hu­dilerinin Medine civarından uzaklaştırılması vazifesi de Hz. Ubâde’ye verilmişti.[3]

Hz. Ubâde dirayetli, üstün kabiliyetli bir kimseydi. Hz. Ebû Bekir, hilafeti zamanında Bizans Kralı Herakliyus’a elçi olarak Haşim bin Âs (r.a.) ile Ubâde bin Sâmit’i gönderdi. Bu iki zat, Şam’a uğradıktan ve uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a vardılar. Boyunlarında kılıçları olduğu hâlde atlarının üzerinde kra­lın sarayına kadar yaklaştılar. İstanbul halkı onları hayret ve hayranlıkla seyre­diyordu. Hayvanlarından inerken “Lâilâhe illallahü vallahü ekber!” deyince, sa­rayın, hurma ağacı gibi sallandığını gördüler.

Kralın huzuruna çıktılar. Kral kendilerine, Peygamberimiz ve İslamiyet hak­kında bir hayli sual sordu.

“Sizin yanınızda en büyük kelamınız nedir?”

“Lâilâhe illallahü vallahü ekber.”

“Siz evinizde, memleketinizde bunu söylediğiniz zaman evleriniz sarsılıp ta­vanlarınız üzerlerinize çökmüyor mu?”

“Hayır, biz onun hiçbir zaman öyle yaptığını görmedik. Ancak senin yanında gördük. O bize öğütten başka bir şey değildir.”

“Vallahi mülkümden çıkmaktan nefsim hoşlansaydı size tabi olurdum, ölün­ceye kadar da sizin hakir bir köleniz olmayı isterdim!”

Bu itiraftan sonra kral, elçileri kıymetli hediyelerle gönderdi.[4]

Mısır fethi sırasında Amr bin Âs’ın (r.a.) yardım istemesi üzerine Hz. Ömer’in “Sana dört kişi gönderiyorum. Bunların her birisi bin kişiye bedeldir.” diyerek gönderdiği zatlardan birisi de Ubâde bin Sâmit idi.[5]Daha sonra Filistin valiliğini de yürüten Hz. Ubâde, kalan ömrünü Şam bölgesinde geçirdi.

Hz. Ubâde, sahabilerin âlimleri arasında bulunuyordu. Hadis ve fıkıhta üstün bilgiye sahipti. Şam’da kaldığı müddetçe hep hadis ve fıkıh dersleri okuttu. Ora­ların bir ilim yuvası hâline gelmesinde büyük gayret gösterdi. 80’den fazla hadis rivayet etti, birçok da talebe yetiştirdi.

Onun rivayet ettiği hadislerden biri şu mealdedir:

Bir gün hasta idim. Peygamber (a.s.m.), Ensar’dan bazı zatlarla beni görmeye geldi. Re­sû­lul­lah, şehitlerden bahsederken “Şehitlerin kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Herkes susmuştu. Re­sû­lul­lah suali üç defa tekrarladı. Cemaat susmakta devam ediyordu. Ben, hanımıma, beni yataktan kaldırıp tut­masını söyledim. Beni kaldırdı. Şöyle cevap verdim:

“Şehit, İslamiyet’i kabul eden, hicret eden, sonra Allah yolunda ölendir.”

Bunun üzerine Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“O zaman ümmetimin şehitleri çok az olur! Allah yolunda ölen şehittir. Denizde bo­ğu­lanlar şehittir. Karın ağrısın­dan ölenler şehittir. Lohusalıktan ölen kadın şehittir.”[6]

Hicret’in 34. senesinde 72 yaşında Şam yakınlarındaki Remle’de vefat eden Hz. Ubâ­de bin Sâmit oraya defnedildi.[7]

Allah ondan razı olsun!


_____________________________
[1]Tabakât, 3: 546.
[2]Müsned, 3: 315.
[3]Tabakât, 2: 356.
[4]İslam Tarihi, 2: 295-304.
[5]İsâbe, 2: 268.
[6]Müsned, 3: 317.
[7]Üsdü’l-Gàbe, 3: 107.

2 Mayıs 2017 Salı

Ubey bin Ka’b (r.a.)


Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in en güzel şekilde okunmasında büyük hizmet­leri bulunan mümtaz bir sahabi de Ubey bin Ka’b’dır (r.a.). Peygamberimizin ifadesiyle, “en güzel Kur’ân okuyan”[1]o idi. “Kur’ân Okuyanların Efendisi” ve “Ensar’ın Efendisi” lakapları da ona aitti.

İkinci Akabe Biatı’ndan önce Müslüman olmuş, orada Re­sû­lul­lah’a olan bağ­lılığını teyit etmişti. Hicret’ten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Aşere-i Mübeşşere’den olan Sâid bin Zeyd ile kardeş yaptı. Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah ile birlikte olduğu müddetçe bütün gazalara iştirak etti.

Zekât emri geldikten sonra Re­sû­lul­lah kendisini Benî Huzeym, Benî Kudame, Benî Sa’d ve Benî Uzre kabilelerinde zekât toplamakla vazifelendirdi. Bu vazifeyi hakkıyla yerine getirdi.

Birçok defa Peygamberimizin mübarek iltifatına mazhar olan Hz.Ubey, Kur’ân-ı Kerim’e olduğu gibi, Tevrat’a, İncil’e ve diğer semavi kitaplara da vâkıftı.

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine “Kur’ân’da en muazzam âyet hangisidir?” diye sormuştu. O, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” diye cevap vermişse de, Re­sû­lul­lah ısrarla tekrar tekrar sormuştu. Nihayet, “Âyete’l-Kürsî’dir.” diye cevap ver­di. Re­sû­lul­lah bu cevaptan son derece memnun olarak şöyle karşılık verdi:

“Ne mutlu sana ey Ubey! Bu ne bilgi! Allah’a yemin ederim ki, bu âyetin, Cenâb-ı Hakk’ı zikreden, takdis eden dili ve dudakları vardır.”

Bir gün Re­sû­lul­lah kendisine gelerek, “Ey Ubey! Allah bana, sana Kur’ân okumamı emretti.” buyurdu.

Ubey, “Allah benim adımı zikretti mi?” diye sordu.

Re­sû­lul­lah, “Evet. Mele-i Âla’daki isminle ve nesebinle zikretti.” diye cevap verdi.

Ubey de “Öyle ise okuyunuz ey Allah’ın Resûl’ü.” dedi. Sonra bu İlahî lütuf ve teveccüh karşısında duygulanarak gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı.

Daha sonra bu hadiseyi naklettiği sırada oğlu kendisine “Çok mu duygulan­mış ve sevinmiştin, babacığım?” diye sorduğunda ona bir âyetle cevap vermiş­ti: “Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansın­lar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”[2]

Re­sû­lul­lah’ın vefatından sonra kendisini tamamen Kur’ân hizmetine verdi. Etrafında toplanmış olan talebelere Kur’ân’ı en güzel şekilde okumayı ve manasını talim ediyordu. Başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere birçok mümtaz sahabi de onun Kur’ân talebeleri arasında idi.

Hz. Ömer, Ubey bin Kâ’b’ı çok takdir ederdi. Hz. Ubey bütün ısrarlara rağmen idari bir vazife kabul etmeyerek ilmî hizmetinden ayrılmadı. Hz. Ebû’d-Derdâ’nın Şam’da yaptığı hizmeti o Medine’de yapıyordu. Hz. Ömer’in ricaları üzerine, onun şûrasında bulunmayı kabul etti.

Hz. Ubey ahlak ve fazilet örneği bir sahabiydi. Çok doğru sözlüydü. Bir gün Hz. Ömer onun yanında bir âyet-i kerimeyi yanlış olarak okumuştu. Hz. Ubey, Hz. Ömer’e kıraatini düzeltmesini söyledi ve ilave etti: “Ey Ömer! Ben bu âyet-i kerimeyi bizzat Re­sû­lul­lah’tan dinlemiştim. Ben onu dinlerken sen Baki’de alış verişle meşgul idin.”

Hz. Ömer de ona şöyle cevap vermişti:

“Çok doğru söyledin! Ben de senin doğru konuşma hususundaki hassasiyetini tecrübe etmek istemiştim. Çünkü huzurunda doğru söz söylenmeyen idareci­lerde hayır yoktur.”

Hz. Osman devrinde Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda farklı görüşler orta­ya çıktığında, Kureyş ve Ensâr’dan 12 kişilik bir heyet teşkil edilmiş, Hz. Ubey bu heyetin başına getirilerek Kur’ân’ı okumuş ve Zeyd bin Sâbit de yazmıştı. O, bu hizmetiyle İslam tarihinde bambaşka mevkie sahiptir.

Ubey bin Kâ’b malayani ve boş sözlerden şiddetle kaçardı. Kendisine sorulan gayriciddi sorulara cevap vermezdi. Ciddi ve samimi suallere ise bütün dikkatiyle ve titizliğiyle cevap verir, alakadar olurdu.

Talebelerinden ayrı bir yere oturmaz, onlarla aynı seviyede bulunur, ders ve­rirdi. Kıraat ilmine olduğu gibi, tefsir ilmine de büyük hizmetleri oldu. Bu hiz­meti de iki şekilde ortaya çıkıyordu: Re­sû­lul­lah’a âyet-i kerimelerle alakalı ola­rak sorduğu sualler, kendisine âyet-i kerimelerin nüzul sebepleri ve manaları ile alakalı olarak sorulan sorulara verdiği cevaplar…

Hz. Ubey, Re­sû­lul­lah’tan birçok hadis rivayet etmiştir. “Hanînü’l-Cizi’ [kuru direğin ağlaması]” mucizesinin şahitlerinden ve ravilerinden birisi de odur. Pey­gamber Mescidi’nde minber yapılmadan önce Re­sû­lul­lah orada bulunan kuru bir hurma direğine yaslanarak hutbelerini verirdi. Minber yapıldıktan sonra Re­sû­lul­lah’ın o direği terk etmesi üzerine direk kalabalık bir cemaatin huzurunda inleyerek ağlamıştı. Re­sû­lul­lah bunun üzerine “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahî’nin ayrılığındandır ağlaması.” buyurmuştu. Sonra Re­sû­lul­lah direğin yanına geldi, onu kucakladı ve bir şeyler konuştu.

Rivayete göre, direk Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) “Cennette beni dik ki, benim mey­velerimden Cenâb-ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur.” dedi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) “Peki, öyle yaparım.” dedi ve ilave etti: “Ebedî âlemi, ge­çici âle­me tercih etti.” Daha sonra direk, minberin altına konuldu. Peygamber Mescidi genişletilmek için minber yıkılacağı sırada da Ubey bin Ka’b (r.a.) dire­ği yanına aldı ve çürüyünceye kadar muhafaza etti.[3]

Bütün hayatını Kur’ân hizmetinde geçiren Ubey’in (r.a.) çok veciz sözleri var­dır. Bunlardan bazıları şöyledir:

“Mümin dört vasfından belli olur: Bela ve musibete maruz kaldığında sabre­der. Ni­met ve ikrama mazhar olduğunda şükreder. Konuştuğu zaman doğru ko­nuşur. Hükmet­ti­ği zaman adalete riayet eder.”

“Mümin beş nur içinde dönüp dolaşır. Cenâb-ı Hakk’ın ‘Nur üzerine nur’ bu­yur­ma­sı buna işarettir. Onun sözü nur, ilmi nur, girdiği yer nur, çıktığı yer nur ve kıyamet günü gideceği yer nurdur.”[4]

Hz. Ubey bin Ka’b, Hicrî 35 yılında Medine’de vefat etti. Cenaze namazını Hz. Osman kıldırdı.

Allah ondan razı olsun!


_______________________________
[1]Tirmizî, Menâkıb: 90.
[2]Yunus Sûresi, 58.
[3]Mektûbât, s. 219-220.
[4]Müslim, Fedâil: 121; Üsdü’l-Gàbe, 1: 49-50; 1: 251-255.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Ubeyde bin Hâris (r.a.)


Ubeyde (r.a.) ilk Müslümanlardandır: Bedir’de şehit oldu.

Yıllar sonra Re­sû­lul­lah kabrinin yanından geçerken şöyle buyur­muştur: “Hissettiğiniz bu güzel koku, onun kabrin­den yayılmaktadır.”

Ubeyde (r.a.), İslamiyet’in ilk yıllarında Müslüman oldu, karşılaştığı bütün güçlükle­­re sabretti. Hicret emri çıktığında da yurdunu yuvasını bırakarak Medine’ye hicret etti.

Bedir cihadı’na iştirak eden bu bahtiyar mücahidin bütün arzusu “şehit ol­mak”tı. İki ordu karşılaştığında, müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid meydana çıkarak çarpışacak yiğit istediler. Karşılarına Ensar’dan üç kişi çıktı. Fakat onlar, “Biz sizi istemiyoruz. Abdülmuttâliboğullarından amcalarımızın oğullarıyla çarpışmak istiyoruz!” diyerek onları reddettiler.

Bunun üzerine Peygamberimiz, “Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali!” buyurdu.

Bu üç yiğit hemen meydana fırladı. Müşrikler onları karşılarında görünce sevindiler. “Evet, siz bizim dengimizsiniz.” dediler ve kıyasıya cenge tutuştu­lar. Hz. Hamza Şey­­be’yi, Hz. Ali de Velid’i bir anda tepeledi. Ubeyde (r.a.) ile Utbe ise birbirlerini ayak­ta duramayacak şekilde yaraladılar. Hz. Hamza ve Hz. Ali hemen Ubeyde’nin yardı­­mına koştular ve Utbe’yi öldürdüler. Ubeyde’yi de (r.a.) kucaklayarak saflarına taşıdılar.

Ubeyde (r.a.) Re­sû­lul­lah’a, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben şehit değil miyim?” diye sordu.

Peygamberimiz, “Evet, şehitsin.” buyurdu.

Buna çok sevinen Hz. Ubeyde, “Ebû Tâlib sağ olsaydı, söylediği söze, kendisinden ziyade, benim layık olduğumu anlardı.” dedi. Sonra da Ebû Tâlib’in şu beytini okudu:

“Biz, onun çevresinde çoluğumuzu çocuğumuzu unutturacak derecede çar­pışıp yerlere serilmedikçe, onu size teslim edeceğimizi mi sanıyorsunuz?!”

Hz. Ubeyde böylece, Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmemesi için hayatını feda et­miş, şehit­­lik makamını kazanmıştı. O sırada 63 yaşında bulunuyordu. Safrâ mevkiine defnedildi.

Yıllar sonra Peygamberimiz Ashâbıyla Safrâ mevkiinden geçiyordu. Biri, “Yâ Re­sû­lal­lah, güzel bir koku duyuyorum, acaba nedir?” diye sordu.

Peygamberimiz (a.s.m.), “Burada Ebû Muâviye’nin [Ubeyde bin Hâris] kabri vardır. Bu, onun kabrinden yayılan kokudur.” buyurdu.[1]

Allah ondan razı olsun!


________________________________________
[1]Tabakât, 2: 17; 3: 50-52; İstiâb, 2: 444-445.

27 Nisan 2017 Perşembe

HZ. UKBE İBNİ ÂMİR EL-CUHENÎ (r.anh)



Ukbe İbni Âmir el-Cuhenî radıyallahu anh Kur'an-ı Kerim'i güzel okuyan bir Kur'an hâfızı... Gecenin seher vakitlerinde kalkıp Mevlâ ile konuşurcasına huşû ile Kur'an tilâvet eden bir âşık... Kendi el yazması Kur'an'ı bulunan bir ilim eri... 

O, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra islâm'la şereflendi. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatıyor:
"İnsanlardan uzak, çöllerde küçük sürülerimin peşinde hayatımı geçiriyordum. Mekke'de yeni dinin ve son Peygamberin geldiğini daha sonra Medine'ye hicret edeceğini duydum. Kısa bir zaman sonra da Medine'ye teşrif ettiği müjdesini aldım. Bütün Medine'li müslümanların sevinç haberleri geliyordu. Ben de sürülerimi bırakıp Medine'ye koştum. Huzuruna vardım ve: "Ya Rasûlallah! Ben size bey'at edeceğim" dedim. Sevgili Peygamberimiz: "Sen kimsin?" dedi. Ben de: "Ukbe İbni Âmir el-Cuhenî'yim" dedim. Bana: "Sence hangisi daha iyi. Bedevi bey'ati mi, yoksa hicret bey'ati mi?" dedi. Ben de: "Hicret bey'ati yapmak istiyorum." Yani, Medine'de kalmak üzere bey'at ediyorum dedim. Muhacirlerle beraber yanında bir gece kaldım. Ertesi gün küçük sürümün yanına döndüm." 

Ukbe (r.a)'ın gönlüne islâm ışığı girmişti, fakat o sevgiliden ayrı kalışı yeni gelen vahiyleri duyamaması ona çok zor geliyordu. Kendi ifadesiyle şöyle bir çare bulmuştu: "Biz oniki arkadaştık. Sürülerimizi otlatmak için Medine'den uzakta kalıyorduk. Arkadaşlarla aramızda : "Biz de hiç iş yok. Yeni gelen vahyi öğrenmek ve Rasûlullah (s.a)'ın sohbetinde bulunmak için hergün birimiz Medine'ye gitse, sürüsüne burada kalanlar baksa diye anlaştık. Ben sürüleri bırakmaktan korkuyordum. Siz gidin ben sürünüze bakayım. Geldiğinizde, dinlediklerinizi ve öğrendiklerinizi sizden alırım" dedim. Bir müddet böyle nöbetleşe devam ettik. Sonra o sevgilinin yüzünü görememek, huzurunda bulunamamak canıma tak etti ve kendi kendime:
"Yazıklar olsun sana! Sen bu sürüler yüzünden mi Rasûlullah (s.a)'ın sohbetinde bulunmayı terk ediyorsun. Gelen vahyi direk onun ağzından duymak, aracısız, ondan almaktan bu sürüler mi seni alıkoyuyor?" dedim. Gafletten uyanarak kendime geldim ve koyunlarımı bırakıp Rasûlullah (s.a)'ın yakınında bulunmak için Medine'ye hicret ettim. Mescid'de yatıp kalktım."
Ukbe (r.a) gölge gibi Rasûlullah (s.a) efendimizi takip etmeğe başladı. Yolculukda hayvanının yularını tuttu. Ona hizmeti zevk haline getirdi. Efendimiz de Ukbe'yi çoğu kere terkisine alırdı. Bu sebebten ona Rasulullah'ın redifi diye isim verildi. Kendisi şöyle anlatıyor. 

Birgün Rasulullah (s.a) efendimiz bana : "Ukbe! Sana, şimdiye kadar benzeri görülmeyen iki sûreyi öğreteyim mi?" dedi. Ben de: "Evet Ya Rasûlallah! " dedim. Bunun üzerine iki Cihan Güneşi efendimiz bana "felâk ve Nas" sûrelerini okudu. Namaz vakti girince imam oldu ve o iki sûreyle namazı kıldırdı. Daha sonra: "Ey Ukbe! Yatarken bu sûreleri daima oku!" buyurdu. 

Ukbe (r.a) Allah'ın sevgilisine yakın olmanın ve ona hizmet etmenin bereketini, hayatında gördü. Kur'an, hadis, fıkıh ve ferâiz ilminde güzide şahsiyet oldu. Ashab arasında ilim ve cihad eri olarak anıldı.
O, Kur'an okumak ve öğretmekten büyük zevk alırdı. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden: "Ya Rasûlallah! Hûd ve Yusuf sûrelerini bana okur musunuz?" diye ricada bulundu. Efendimiz okudu Ukbe dinledi. Daha sonra öğrendiği şekilde etrafına okudu ve öğretti. 

O, Kur'an-ı Kerim'i çok güzel okurdu. Sahabe onun tane tane okuyuşunu dinler, kalpleri ürperirdi. Bilhassa geceleri ortalık sakinleşince yüksek sesle, Mevlasıyla konuşurcasına âyetleri tefekkür ederek hûşû ile okur gözleri yaşlarla dolardı. 

Hz. Ömer (r.a) onu birgün çağırıp şöyle dedi "Ey Ukbe! Bana biraz Kur'an oku!" O da: "Hay, hay, Ey emîru'l-mü'minin" dedi ve bir miktar Kur'an okudu. Ukbe (r.a)'ın tatlı tatlı okuyuşunu hûşû ile dinleyen Hz. Ömer (r.a) gözyaşlarını tutamadı ve sakalını ıslatıncaya kadar ağladı.
Evet!.. Kur'an böyle bir kitaptır. Onu huşû ile dinlemek kalbleri ürpertir... Gönülleri yumuşatır. Gözyaşlarını akıtır... Çünkü kâmil mü'minlerin gıdasıdır Kur'an... Allah'ım!.. Bizlere de o yüce kitabın derinliklerine dalabilmeyi, onu okumak okutmak ve dinlemeyi zevk haline getirebilmeyi nasib et!..
Ukbe (r.a) kendi elleriyle yazdığı bir Kur'an bıraktı. Yakın zamana kadar Mısır'da kendi adıyla bilinen cami'de muhafaza edildi. Fakat kaybolan kültür hazinelerimiz arasında maalesef o da kayıplara karışıp gitti. 

O, Hz. Ömer (r.a) devrinde Şam'ın fethinde bulundu. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Komutan Ebu Ubeyde (r.a) halifeye müjdeyi ulaştırmak üzere onu gönderdi. Muaviye devrinde Mısır'da valilik yaptı. Onun emriyle Rodos adasının fethi için gönderilen orduya kumandan oldu. 

Ukbe (r.a) askeri bilgileri öğrenmekten zevk alırdı. Kendisi de mükemmel ok atardı. Halkı da bu işe teşvik ederdi. Bir defasında Hz. Halid İbni Velid (r.a)'a Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin: "Cenab-ı Hak bir ok için üç kişiye cennet nasib edecektir" hadisini hatırlatmıştı. Bunun için ok atmak hususunda büyük gayret sarfederdi. 

İlim ve cihada çok önem veren Ukbe (r.a) 55 hadis-i şerif rivayet etmiş ve 58. hicri senede Mısır'da vefat ettiği bildirilmiştir. Cenab-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Ulbe bin Zeyd (r.a.)


Hicret’in 9. yılıydı... Rumlar Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için 40 bin kişilik bir ordu hazırlamışlardı. Peygamberimiz bunu haber alınca hemen hazırlığa başladı.

Hava çok sıcaktı. Hasat mevsimiydi. Üstelik kıtlık da vardı. Böyle iken bir­kaç kişi hariç bütün Müslümanlar bu orduya iştirak ettiler. Ellerinden gelen maddi manevi desteği yapmaktan geri durmadılar.

Katılmayanlardan bir kısmı vardı ki, bunların hiçbir mazereti yoktu. Fakat bazıları bu orduya sırf maddi imkânsızlıkları sebebiyle iştirak edememişlerdi. İşte Tebük Seferi’nden bu sebeple geri kalanlardan biri de Ulbe bin Zeyd’di (r.a.).

Hz. Ulbe fakirdi. Yol azığı ve binek temin edememişti. Fakat bu sefere katıl­maya can atıyordu. Kendisi gibi olan arkadaşlarıyla Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) huzu­runa çıktı. Üzgündü, gözü yaşlıydı. Re­sû­lul­lah’tan kendisine binek temin etmesi ricasında bulundu. Peygamberimiz, “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.” de­yince gözyaşları içerisinde geri döndü. Biraz sonra da bu durumda olanları ra­hatlatan şu âyet-i kerime nazil oldu:

“Şu kimseler üzerine de cihada katılmadıkları için bir günah yoktur ki, sana her gelişlerinde ‘Sizi bindirecek bir şey bulamadım.’ derdin. Onlar da cihad için harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak döner­lerdi.”[1]

Hz. Ulbe, o gece uyuyamadı. Kalktı, bir müddet namaz kıldıktan sonra şöyle dua etti:

“Allah’ım, cihadı emrettin, bizi ona teşvik ettin. Ama ne bende, ne de Resûlünde beni cihada hazırlayacak imkân yoktur. Allah’ım, ben de sadaka ola­rak, malıma, canıma, şeref ve haysiyetime tecavüz eden bütün Müslümanları af­fediyorum.”

Ertesi sabah Peygamberimiz, “Bu gece herkesi affeden kimse ayağa kalksın.” buyurdu. Kimse kalkmadı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) sözünü tekrarladı. Bu defa Hz. Ulbe kalktı ve “Benim yâ Re­sû­lal­lah.” dedi. Peygamberimiz onu müjdeleyerek şöyle buyurdu:

“Seni müjdelerim! Allah’a yemin ederim ki, yaptığın bu bağış, kabul edilen sa­dakalar arasına kaydedilmiştir.”[2]

Hz. Ulbe bu müjdeye çok sevindi. Böylece hâlis niyetinin mükâfatını gör­müştü…


_______________________________________
[1]Tevbe Sûresi, 92.
[2]İsâbe, 2: 500; Üsdü’l-Gàbe, 4: 10; el-Bidâye, 5: 5.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Umeyr bin Ebî Vakkas (r.a.)




Umeyr, Sa’d bin Ebî Vakkas’ın kardeşiydi. Hz. Sa’d’dan sonra, 13-14 yaşlarında çocuk iken Müslüman oldu. Annesinin bütün zorlamalarına rağmen hak yolda sebat eden Hz. Umeyr, daha sonra Medine’ye hicret etmişti.

Müşriklerle yapılan ilk cihadolan Bedir’e katılmaya can atıyordu. O sırada 16 yaşındaydı. Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.), yaşı küçük olanları geri çevirdiğini görünce, kendisini de geri döndüreceğinden endişeliydi. Saklanmaya çalıştı. Fakat Pey­gamberimiz kendisini gördü. Geri dönmesini istedi. Umeyr, “Belki Allah bana şehitlik nasip eder!” diye düşünüyordu. Geri dönme isteğini duyunca ağlamaya başladı. Onun bu yaşta müşriklerle cihadmaya karşı gösterdiği arzu, Re­sû­lul­lah’ı duygulandırdı ve cihada katılması için müsaade etti.

cihadbaşlar başlamaz Hz. Umeyr kahramanca hücuma geçti. Müşriklerin arasına daldı. Onlara kan kusturuyordu. Bir müddet sonra aldığı yaralar şehadet şerbetini içmesine ve cennete uçmasına vesile oldu. Böylece küçük yaşta “Bedir şehitleri” arasına katıldı.

Allah ondan razı olsun!

2 Nisan 2017 Pazar

Umeyr bin Humam (r.a.)


Mekkeli müşrikler, İslam nurunu söndürmek için ellerinden gelen her şeyi ya­pıyorlardı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ve müminlerin Mekke’de dinlerini rahatça yaşa­malarına müsaade etmemişler, Medine’deki hayatlarına bile mâni olmaya çalı­şıyorlardı. “İslam’ı yok etmek” emelindeydiler.

O nuru Allah yakmıştı. O ağacın kökü tâ derinlere kadar kök salmıştı. Onun uğrunda malından, canından, her şeyinden vazgeçebilecek fedailer vardı. Bun­lar bulunduğu müddetçe düşman ne yapabilecekti?

Bin kişi civarındaki kuvvetleriyle Bedir Kuyusu civarına kadar gelmişlerdi, ama karşılarında gözünü budaktan esirgemeyen Allah’ın arslanlarını bulmuş­lardı. Gerçi bu mücahitlerin sayıları azdı, ama onların sayılarından çok çok kuv­vetli imanları vardı. Ölüme gülerek giden, inandıkları dava uğruna sadece mal­larını değil, en çok sevdikleri canlarını dahi esirgemeden verebilen insanlara ne yapılabilirdi? Müminler çelikten bir kale hâlinde imansız güruhun karşısına dikilivermişlerdi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kesin talimatı veriyordu: “Hiçbiriniz emretmediğim müddetçe bir şey yapmasın.” Sahabiler can kulağıyla Re­sû­lul­lah’ı dinliyordu. Hareketleriyle emirlerine amade olduklarını gösteriyordu. Müşrikler ise iyice yaklaşmışlardı. Re­sû­lul­lah ikinci talimatını verdi: “Yer ve gökler genişliğinde olan cenneti kazanmak için hazırlanın!”

Düşmanın elinde böylesine bir kazanç imkânı yoktu. Tatlı hayatlarını göz göre göre ölü­me atmak da akıl kârı değildi. Ama mümin için, kâfirin korkup ürper­diği ölüm, ebe­dî saadetin başlangıcıydı. Hele bu yolda ölüm, ölmek değil, ger­çek manada dirilmekti. Böylesine bir fırsat kaçırılır mıydı?

Allah Resûlü’nün ruhlara can katan, kalpleri heyecanlandıran bu sözlerini duyduktan sonra daha beklenir miydi? Bunun ötesinde yer ve gökler genişliğin­de cennet vardı.

Ensar’dan birisi derhâl ileri atıldı. İşte bu, Umeyr bin Humam’dı. Duydukları kalbinde heyecan dalgaları uyandırmıştı. Hayal mi görüyordu, yoksa yanlış mı duymuştu?

Resûllullah’a yaklaştı, bir daha sordu:

“Genişliği yer ve gökler kadar olan cennet mi dediniz, yâ Re­sû­lal­lah?”

“Evet.”

Gönlü rahatlamıştı. Demek duydukları gerçekti, hayal değildi.

“Ne iyi şey!” dedi.

Re­sû­lul­lah niçin böyle söylediğini sorunca da:

“Vallahi yâ Re­sû­lal­lah! Başka bir şey için değil, cennetlik olmayı arzuladığım için böyle söyledim.”

Re­sû­lul­lah, “Zaten sen cennetliksin.” buyurdu.

Umeyr’in elinde hurmalar vardı. Onlarla ayaküzeri karnını doyuracak, açlı­ğını giderecekti. Fakat bu sözleri duymasıyla okunu mahfazasından çıkarması bir oldu. Ağzından şu cümleler duyuldu:

“Eğer bu hurmaları yiyip bitirinceye kadar yaşarsam, geç kalmış olurum!”

Daha sözlerini bitirmeden hurmaları yere fırlattı. Beklemeye zamanı yoktu. Allah için vuruşmalı, birkaç kâfiri tepelemeli, sonunda da muradı olan cennete girmeliydi. Üstelik Re­sû­lul­lah da onu müjdelemişti.

Çok geçmemişti ki Umeyr’in şehit olduğu görüldü. Ebedî hayatına Bedir’i bir köprü yapmış, Bedir kahramanları arasında yerini almış, hak dava uğruna feda­kârlığın en güzel bir örneğini verip arzuladığı âleme uçmuştu.[1]


___________________________________
[1]Tabakât, 3: 565.

29 Mart 2017 Çarşamba

HZ. UMEYR İBNİ VEHB (r.anh)



Umeyr İbni Vehb radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kendisine göstermiş olduğu açık mûcize karşısında hayrette kalan ve derhal gönlünü islâm'a açan bir yiğit...
O, islâm'la şereflenmeden önce Kureyşin azılılarındandı. Cesur, keskin görüşlü bir yiğitti. Bedir Gazvesinde müşrikler safında yer aldı. Kavmi onu müslümanların sayısını öğrenmek ve arkalarında yardımcı kuvvetleri olup olmadığını araştırmak üzere seçip gönderdi. Kavmine döndüğünde gördüklerini sanki bir müslüman gibi nakletti. şöyle ki: "Ey Kureyş topluluğu!.. Onların sayıları azdır. Arkalarında yardımcı kuvvetleride görünmüyor. Fakat onların herbirini ölüme susamış kişiler olarak gördüm. Sizlerden birini öldürmedikçe onlardan birisinin öldürülmesi mümkün değildir. Onların sayısı kadar sizden de ölen olacaksa hayatın ne tadı kalır? Ona göre kararınızı veriniz..." dedi. 

Bu sözlerden Kureyş'in bazı ileri gelenleri etkilendi. cihadyapmadan Mekke'ye dönmeyi bile gönüllerinden geçirdi. Fakat "Kureyş'in şeytanı" diye bilinen Ebu Cehil'in kin, kibir ve gururu baskın çıktı. Harb ateşi yakıldı. Başlarına gelen belaya ne kendisi ne de kavmi engel olamadı. Kureyş hezimete uğrayarak geri döndü. Umeyr İbni Vehb'de yara-bere içerisinde güç belâ Mekke'ye döndü. Oğlu esir olarak Medine'de kaldı. Zamanla Umeyr'in yaraları iyileşti. Ama islâm'a düşmanlığı daha bir koyulaştı. Kendisinin Resûlullah'a ve ashabına yaptığı ezâ ve cefalar aklına geliyor ve oğluna işkence yapılmasından korkuyordu. 

Bir gün amcazâdesi Safvan İbni Ümeyye ile Kâbe'de Hicir mevkiinde oturmuş hasbihal ediyorlardı. Bedir felaketinden ve esirlerden bahsediyorlardı. Safvan "Bedir'den sonra hayatın tadı tuzu kalmadı." dedi. Umeyr de: "Gerçekten öyle... Bundan sonra yaşamaya değmez. Şayet şu borçlarım olmasa, çoluk çocuğumu geçindirmek düşüncem bulunmasaydı, Medine'ye varır, Muhammed'i öldürürdüm. Oğlumun ellerinde esir olması da bu iş için iyi bir bahânedir." dedi. 

Safvan çok zengindi. Bedir'de kaybettiği yakınlarının intikamını almak istiyordu. Umeyr'in bu sözlerini fırsat bildi ve ona: "Umeyr!... Eğer Muhammed'i öldürürsen, senin bütün borçlarını öderim. Çoluk çocuğuna da benimkilerle birlikte ölene kadar bakarım. Malım onların hepsine yeter" dedi. Umeyr'in istediği de buydu. Peki öyleyse dedi. Fakat bu anlaşmamızı gizli tut! Sakin kimseye söyleme diye tenbih etti. 

Umeyr kılıcını bileyip zehirledi. Devesine binip Medine'nin yolunu tuttu. Mescid-i Nebevî'nin kapısına yakın bir yerde devesini indirdi. Hz. Ömer (r.a) onun devesinden inip, kılıcını kuşanmış olarak Mescide doğru gittiğini görünce: "Bu, Allah düşmanı Umeyr'dir. Buraya mutlaka bir kötülük yapmak için gelmiştir" dedi. Kendisi derhal Rasûl-i Ekrem (s.a) efendimizin huzuruna geldi ve durumu arz etti. İki Cihan Güneşi Efendimiz: "Onu bana getirin." buyurdu. Hz. Ömer (r.a) geri dönüp Umeyr'in yanına geldi. Yakasından tuttu. Boynundaki kılıcı sımsıkı yakalayarak Rasûlullah'ın huzuruna götürdü. Efendimiz Umeyr'i bu halde görünce: "Onu serbest bırak Ömer!... Sen geri dur!... Sen de yakın gel ey Umeyr!... Yaklaş ya Umeyr!" buyurdu. Sonra aralarında şu konusma geçti. Efendimiz ona: "-Ey Umeyr! Buraya niçin geldin?" dedi. O da "-Oğlum elinizde esir. Bir iyilik edip onu bırakasınız diye geldim" dedi. "Boynundaki şu kılıç ne oluyor?" "-Öyle kılıç olmaz olsun! Bize ne faydası dokundu ki... Bedir'de bir fayda verdi mi?" dedi. Efendimiz tekrar: "Bana doğru söyle! Buraya niçin geldin?" diye sordu. O da: "-Sadece bunun için geldim" dedi. Aldığı bu cevaplardan sonra Fahri Kâinat (s.a) efendimiz ona: "-Peki öyleyse Hicir'de Safvan İbni Ümeyye ile yaptığınız anlaşma neydi? Orada, Bedir'de kuyuya atılan kimselerden bahsettiniz. Sonra sen, borcum ve şu çocuklarım olmasaydı, gider Muhammed'i öldürürdüm, dedin. Safvan da borcunu ödemeyi, çocuklarına bakmayı üstlendi. Sende kalkıp geldin. Fakat Allah Teâlâ yapmayı düşündüğün işe izin vermeyecektir." buyurdu. 

Umeyr bu bilgiler karşısında hayretler içerisinde kaldı. Renkten renge girdi. Ürkek ürkek, kekeleyerek: "Bu konuyu sadece Safvan'la ikimiz konuşmuştuk. Yanımızda başka biri yoktu. Vallahi, kesin olarak inandım ki, sana bu haberi ancak Allah getirmiştir. Anlıyorum ki, sen Resûlullahsın. Müslüman olmam için beni sana gönderen Allah'a hamdolsun..." dedi. Peşinden kelime-i şehadet getirerek islâm'la şereflendi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz ashabına: "Kardeşinize dinini ve Kur'an'ı öğretin. Esirini de salıverin." buyurdu, Kısa zamanda dinini iyice öğrenen Umeyr (r.a) Rasûl-i Ekrem (s.a) efendimizden izin alarak Mekke'ye döndü. 

Safvan İbni Umeyye Mekke'de Kureyş'in toplantılarına katılıyor ve "Yakında Bedir acılarınızı unnutturacak bir haber vereceğim." diye ilan ediyordu. Umeyr'in dönüşü, gecikince merak edip yolcu kafilelerinden onu sormaya başladı. Onun islâm'a girdiğini duydu. Ama inanamıyordu. Onun islâm'a girişi ve Mekke'ye dönüşü büyük bir hadise oldu. İslâm'ı yaymak için çok çalıştı. Birçok müşrik onun sayesinde İslâm'ın nuruna kavuştu. Mekke fethinden sonra da Safvan'ın müslüman olmasına vesile oldu. Uhud'dan evvel Medine'ye hicret etti. Bütün gazalarda bulundu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Amr ibni As (r.a)'a gönderilen yardımcı kuvvetlerin birinde komutanlık yaptı. İskenderiye fethinde büyük yararlılıklar gösterdi. Diğer bazı şehirlerin fethinde de bulunan Umeyr İbni Vehb (r.a) Hz. Ömer (r.a)'in hilafetinin son zamanlarında vefat etti. Cenâb-ı Hak şefâatlarına nâil eylesin. Amin

27 Mart 2017 Pazartesi

Urve bin Mes’ud (r.a.)


Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün Zeyd bin Hârise ile birlikte gizlice Mek­ke’yi terk ederek Tâif’e gidip, ileri gelenlerine İslamiyet’i tebliğ etti. Fakat onlar kabule yanaşmadıkları gibi, hakarete varan alaylı tavırlara girdiler. Hattâ Tâifli reislerden biri daha da ileri giderek, “Allah, Peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı mı?!” demek küstahlığını bile gösterdi. O Yüce Nebi, kış­kırtılan gençlerin, ayaktakımının taşlı sopalı saldırılarına hedef oldu.

Bütün bu zor durumlar karşısında Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) tavrı ve davranışı ib­retliydi. Ceb­râil (a.s.) “İstersen bu dağları başlarına yıkarım!” dediği hâlde, o beddua bile etmedi. İlerde onların da İslam’a gireceğini ümit ederek Allah’tan hidayet dileğinde bulundu.

Hadisenin üzerinden yıllar geçti… Re­sû­lul­lah’ın Tâif ahalisi için yaptığı hida­yet duası kabul oldu. Tâifliler grup grup İslam’a girdi. İslam güneşi bütün Ara­bistan’ı aydınlattı. Buradan bütün dünyaya ışık saçtı. Tâif’in ileri gelenlerinden biri olan Urve bin Mes’ud da bu hidayet güneşinden nasibini alanların başınday­dı. Hicrî 9. yılda İslamiyet’in ruhunda meydana getirdiği aşkla Tâif’ten kalkıp Medine yolunu tuttu. Nihayet günler alan uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Peygamber Efendimize gelerek İslamiyet’i kabul etti.

Urve bin Mes’ud başkalarına İslamiyet’i ulaştırmak, tebliğ etmek kararınday­dı. Bu hidayet nurunu en uzak yerlere mutlaka ulaştırmalıydı. İlk önce kendi kabilesinden, hemşehrilerinden başlamayı düşündü. Onları İslam’a davet etmenin zaruretine inandı. Aralarında sözü dinlenir biri olması sebebiyle bu işi çok iyi yapabilirdi. Kendisini dinlerlerdi. Hattâ o kadar ona inanırlardı ki, Re­sû­lul­lah onları İslam’a çağırdığı zaman, “Olsa olsa peygamberlik Urve’ye gelir.” demiş­lerdi. Urve bin Mes’ud’a böylesine bağlı ve ona böylesine itimat ediyorlardı…

Urve bin Mes’ud (r.a.) bu düşüncelerini Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) açtı. Bütün tefer­ruatıyla düşündüklerini anlattı. Re­sû­lul­lah Efendimiz ise endişeliydi. Tâif ahalisinin karakterini biliyordu. Öteden beri onların gurur ve kibirlerinden dolayı İslam’a yanaşmadıklarının farkındaydı. Bu endişelerini Urve bin Mes’ud’a şöyle açıkladı:

“Ey Urve, onların seni öldürmelerinden endişe ediyorum!”

Hz. Urve bin Mes’ud, “Yâ Re­sû­lal­lah, onlar beni öz evlatlarından daha çok severler. Uykuda bulsalar uyandırmaya kıyamazlar.” diyerek arzusunda ısrar et­ti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) onun bu gönülden isteğini boş çevirmedi: “Peki, gitmek istiyorsan git; fakat dikkatli ol, ihtiyatlı hareket et.” buyurdu.[1]

Hz. Urve yola çıktı. Birkaç gün sonra Tâif’e vardı, doğruca kendi evine gitti. Geceleyin geldiğinden, gelişi Tâiflilerden çoğunun dikkatini çekmedi. Gören­ler ise Lat putuna uğramadan evine gitmesini hoş karşılamamışlardı. Fakat yol yorgunluğu sebebiyle bu ziyareti yapmadığını düşünerek bir şey söylememiş­lerdi.

Sabah olunca kabilesi, uzun süre kendilerinden ayrı kalan Urve’yi ziyarete geldi. Kendisini Cahiliye selamıyla selamladılar. Urve, Cahiliye devrinin selamını tanımadığını belirtti ve “Bana, ‘Esselâmu aleyküm.’ diyerek cennetlik­lerin selamıyla selam veriniz.” dedi. Durum anlaşılmıştı. Fakat geliş sebebini anlatmalıydı. Söze şöyle başladı:

“Ey kavmim, siz beni herhangi bir kötülükle suçlayabilir misiniz?”

Hep bir ağızdan, “Hayır.” cevabını verdiler.

Bundan sonra Urve devam etti: “Benim İslam’a girmemin sebebi, onda buldu­ğum hakikattir. Başkasının görmediği şeyi ben onda gördüm. Geliniz, hep bir­likte tavsiyelerimi dinleyiniz. Bana muhalefet etmeyiniz. Yemin ederim, hiçbir elçi size takdim ettiğim hakikatlerden daha üstün bir haberi kendi kavmine ge­tirmemiştir.”

Bu sözler karşısında Tâifliler şaşkına döndü. Çünkü Urve tamamen değiş­mişti. Daha önce bildikleri Urve artık yoktu. İslam’ın nuruyla aydınlanmış bir Urve vardı.

Tâifliler çevresini sardı. “Zaten senin ilk gelişinde Lat’a uğramadan, yanında saçını kesmeden doğruca evine gitmen bizi şüphelendirmişti!” diyerek hücuma geçtiler.

Fakat Urve anlatmaya devam etti. Onun kararlılığını anlayan müşrikler hep birlikte kalktılar, gittiler. Urve bin Mes’ud, tan yeri ağardığında evinin damına çıktı. Sabah ezanını okudu. Ezan sesini duyan müşrikler beyinlerinden vurul­muşa döndüler. Toplu hâlde yay ve oklarına sarılarak Urve’yi ok yağmuruna tuttular. Hz. Urve delik deşik olmuştu. Her tarafından kanlar fışkırıyordu. Bu hâlinde iken şöyle haykırıyordu:

“Bu benim için bir şereftir. Şehitlik Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur. Allah bir ve Muhammed onun Resûlüdür. Re­sû­lul­lah’a olan imanım bir kat daha güçlendi. Çünkü bunu bana o haber vermişti. Ey akrabam, sizden bir tek isteğim var­dır: Beni Re­sû­lul­lah’ın saflarında harp eden ve şehit olan sahabilerin yanına gö­münüz. Onlarla beraber olmak istiyorum.”[2]

Bu haber Re­sû­lul­lah’a ulaşınca çok üzüldü. Onun durumunu, eski zamanlarda insanları Hakk’a çağıran bir hak erine benzetmişti: “Onun durumu Yâsin Sahibi­‘nin [Habib-i Neccar’ın] durumuna benzer. Yâsin Sahibi de kabilesini Allah’a ça­ğırmış ve kabilesi tarafından şehit edilmişti. Hamd olsun Allah’a ki, ümmetim­den Yâsin Sahibi’ne benzer birini çıkardı.”

Allah ondan razı olsun!


______________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 1: 406.
[2]Tabakât, 1: 312-313.

25 Mart 2017 Cumartesi

Utbe bin Gazvan (r.a.)


Peygamber Efendimizin (a.s.m.), ihtimam ve hassasiyetle yetiştirdiği Suffe Ashâbı’ndan olan Utbe bin Gazvan (r.a.), büyük İslam mücahitlerindendir.

Dinini rahatça yaşamak için müşriklerin zulmünden kaçarak ikinci defa Ha­beşis­tan’a hicret eden Müslümanların arasında Hz. Utbe de vardı. Bir müddet Habeşistan’da kalan Utbe, sonra Mekke’ye geldi, Re­sû­lul­lah’ın yanında kaldı. Müslümanlar Medine’ye hicrete başlayınca, o da Hz. Mikdad ile beraber hicret etti.

İlk Muhacirlerden olan Hz. Utbe, Bedir cihadı’na da katıldı. Müslümanlar arasında bilinen en iyi okçulardan birisi olan Utbe bin Gazvan (r.a.), Bedir cihadı’nda büyük kahramanlıklar gösterdi. Bu cihadta, yanında oğlu Habbab da vardı. Allah’ın dinini ve kelamını yüceltmek için canla başla cihadtılar. Hz. Ut­be daha sonra cihadların hepsinde Re­sû­lul­lah’ın yanında çarpıştı.[1]

Hz. Utbe, Abdullah bin Cahş’ın (r.a.) komutasında Peygamber Efendimiz ta­rafından Nahle’ye gönderilenlerdendi. Mücahitlerin sayısı burada 10 kişi ka­dardı. Her iki kişiye bir deve tahsis edilmişti. Hz. Utbe ile Sa’d bin Ebî Vakkas’a da (r.a.) bir deve düşmüştü. Develeri yolda Madin bölgesi yakınlarında kaybol­du. Deveyi ararken birlikten geri kaldılar. Daha sonra birliğin peşinden gittilerse de mücahitlerin izine rastlayamadılar. Bu arada mücahitler, müşriklerin bir kervanına baskın yapıp iki kişiyi esir ederek bir miktar ganimet almışlardı. Kaybolan arkadaşlarının durumundan endişeliydiler. Medine’ye varıp durumu Hz. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) haber verdiler. Bu arada müşrikler de esirlerini almak için fidye gönderdiler. Fakat Re­sû­lul­lah Efendimiz, Utbe bin Gazvan ile Sa’d bin Ebî Vakkas’ın durumu açıklığa kavuşana kadar esirleri geri vermeyeceğini söyledi. Çünkü bu kahraman sahabilerin durumundan endişe duymaktaydı. Niha­yet ikisi de sağ salim Medine’ye dönünce, esirler fidye karşılığı serbest bırakıl­dılar. Diğer sahabiler, arkadaşlarının dönmesi karşısında bayram sevinci yaşı­yorlardı. Bu kayboluş sırasında çektikleri sıkıntı, “Dikenli ağaçlara rastladıkça onları yemekte, üzerine de su içmekte idik.” ifadelerinden anlaşılmaktaydı.[2]

Bir müddet Medine’de Hz. Re­sû­lul­lah’ın hizmet ve sohbetinde bulunan Suffe talebesi Utbe bin Gazvan’ın en heyecanlı günleri, İran taraflarında cihad eder­ken ve Basra valisiyken geçti.

Hz. Utbe, Basra dolaylarının fethiyle vazifelendirildiğinde, Hz. Ömer (r.a.) bazı prensiplere dikkatini çekti: “Sen ve beraberindekiler, Arapların son ve İran’ın bize en yakın hududuna ka­dar gidin. Allah’ın bereket ve yardımı sizinle olsun. Allah’tan korkun. Şunu bil ki, sen harbin en dehşetli yerine gidiyorsun. Allah sana yardım etsin. [Bahreyn civarında bulunan] Alâ bin Hadremî’ye mektup gönderiyorum. O, harp taktikle­rini bilen, büyük bir mücahittir. Onunla istişare et. Ona danış. Halkı, Allah’ın yü­ce dinine çağır. Davetini kabul edenleri sen de kabul et, kabul etmeyenlerden ise cizye al. Cizye de vermezlerse, ruhsat kılıcındır. Allah’tan kork ve dikkatli hareket et. Halkı cihada teşvik et.”[3]

Hz. Ömer, Utbe’yi fetihle vazifelendirirken, Alâ bin Hadremî’den de kendisine yardımda bulunmasını istemiş ve ona şu tavsiyede bulunmuştur:

“Ey Alâ, bil ki, sen Muhacirlerin ilklerinden olan bir zatla görüşeceksin. Cenâb-ı Hak ona cennetini vaat etmiştir.[4]O iffetlidir, güçlüdür, salabetlidir. Onu azletmiş değilim. Ancak senin bulunduğun bölgede Müslümanların fazla kuv­vete ihtiyacı yoktur. Sen, o bölgede kuvvet bakımından ondan daha zenginsin. O hâlde hakkını ver. Senden önce, birisini onun yardımına gitmek üzere vazife­lendirdim. Fakat oraya varmadan vefat etti. Yaratma ve emir Allah’ındır.”[5]

Görüldüğü gibi Hz. Ömer de, onu “Saff-ı Evvel”den saymaktadır. Basra civa­rını fetheden Hz. Utbe, daha sonra Basra valiliğine getirildi. Vali iken namazı kendisi kıldırır, ahaliye nasihat ve tebliğde bulunurdu. Onun sahih hadis kay­naklarında yer alan meşhur bir hutbesi çok ibretlidir.

Hz. Utbe’nin okuduğu hutbenin bir kısmı şöyledir

“Malum olsun ki, dünya geçici olduğunu bildirmiş ve süratle geçip gitmiştir. Ondan, kabın dibinde kalan ve sahibinin içtiğinden başka bir şey kalmamıştır. Hiç şüphe yok ki, dünyadan, zevali olmayan bir âleme gideceksiniz. O hâlde, elinizde en hayırlı şey olduğu hâlde gidin. Ben Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ile beraber bulunan yedi kişiden yedincisiyim. Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Dudaklarımız yara olmuştu. Giyecek mahrumiyetimiz daha fazlaydı. Bir örtü bulmuştum, onu Sa’d bin Ebî Vakkas’la paylaşmıştım. Yarısıyla kendimi sardım, diğer yarısına da Sa’d sarındı. Bugün ise, içimizden biri yoktur ki, şehirlerden birine vali olmasın. Nefsim hakkında büyük, Allah indinde küçük olmaktan Allah’a sığınırım.”[6]

Hz. Utbe bin Gazvan, Basra’da işlerini düzene koyduktan sonra Hicaz’a gitmeyi arzu etti. Yerine Mugîre bin Şu’be’yi (r.a.) ve aynı zamanda Fırat bölgesine de Mücaşi bin Mes’ud’u (r.a.) vazifelendirdi. Medine’ye vardığında Hz. Ömer’le görüştü. Valilikten istifa etmek istediğini söyledi. İdareciliğin gerektirdiği mesuliyetten endişe ediyordu. Fakat Hz. Ömer (r.a.) istifa isteğini geri çevirdi, Basra’ya, vazifesine geri dönmesini istedi. Hz. Utbe ısrar etti, fakat netice alamadı. Dönüp vazifesinin başına tekrar geçmek üzere yola koyuldu. Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmeti olarak, yolda atından düştü, vefat etti. Yıl, Hicret’in 17. senesiydi.[7]

Allah ondan razı olsun!


______________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 3: 364.
[2]A. Köksal, İslam Tarihi, 2: 30.
[3]Üsdü’l-Gàbe, 3: 364.
[4]Tevbe Sûresi, 100.
[5]Tabakât, 4: 362.
[6]Müslim, Zühd: 14.
[7]el-İsâbe, 2: 455.

23 Mart 2017 Perşembe

HZ. ÜBEY B. KA'B (r.anh)

Sahabe-i kiramın büyüklerinden biri olup Rasûlüllah (s.a.s)'ın vahiy kâtiplerindendir. Übey (r.a)'in babasının adı Ka'b, annesinin ismi Suheyle'dir. İki künyesi vardir: Ebu'l-Münzir ve Ebu't Tufeyl. Medineli olup Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.

Übey b. Ka'b'ın Müslümanlığı kabul etmesi Rasulüllah(s.a.s)'ın Medine'ye hicret etmesinden önce, Akabe biatlarında olmuştur. Übey b. Ka'b ikinci Akabe biatında Rasûlüllah (s.a.s)'e biat eden yetmiş kişi içerisinde idi. Rasûlüllah (s.a.s) Medineli Müslümanlar arasında yapmış olduğu kardeşlik antlaşmasında Übey b. Ka'b ile Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) den Said b. Zeyd'i kardeş yaptı. Übey, Rasûl-i Ekrem ile Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün muharebelere katıldı. Uhud muharebesinde kendisine bir ok isabet etmiş, Rasûlüllah (s.a.s) ona bir tabib göndermiş, tabib okun girdiği yerdeki damarı keserek üzerini dağlamıştı. Bu suretle Übey b. Ka'b bu arızadan kurtulmuş oldu (bk. Müslim, Selam, 73-74).

Übey b. Ka'b cahiliyye döneminde de okuma yazma bilen az sayıdaki kimselerden biri idi (İbn Sa'd, Tabakat, I, 498). Rasulüllah(s.a.s) Medine'ye hicret edince, orada, ensar içerisinde yazılarını ilk yazan Übey b. Ka'b olmuştur (İbn Seyyidi'n-Nas, II, 315). Yazdığı yazıların sonuna "filan oğlu filan yazdı" diyenlerin de ilki idi (İbnü'l-Esir, Üsdu'l-Gabe).

Şu halde Medine döneminde Rasulüllah(s.a.s)'a gelen vahyi ilk yazan Übey b. Ka'b olmuştur. Übey b. Ka'b olmadığı zaman Zeyd b. Sabit yazardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ilahi vahyi Cebrail (a.s)'dan aldığı zaman, Übey b. Ka'b onu daha yazının ıslaklığı üzerinde iken ezberler, Rasûlüllah (s.a.s)e okurdu (Zehebî, Siyer, I, 280) Übey ashabın en alimlerindendi. Tabiinin büyük bilginlerinden olan Mesruk (663/683) şöyle derdi: "Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabıyla görüştüm. İlimlerinin şu altı kişiye dayandığını gördüm: Ali, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Übey b. Ka'b ve Ebu'd-Derdâ "( İbn ü'l-Kayyim, i'lâmu'l-Muvakkiîn, I, 16).

Übey b. Ka'b, Kur'an-ı Kerîm'i en iyi okuyan sahabîlerden idi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) "Ümmetimin en iyi okuyanı Übey'dir." (Zehebî, Siyer, I, 392) buyurmuştur. Bu sebeple Seyyidü'l-Kurra (okuyucuların efendisi) lakabıyla tanınmıştı. Kur'an-ı Kerîm'i sekiz gecede hatmederdi. Rasulüllah(s.a.s)'in zamanında Kur'an'ı cem' ederek ona arzeden sayılı sahabîlerden biri idi. Nitekim Enes b. Malik, "Rasûlüllah (s.a.s) zamanında Kur'an'ı dört kişi hıfzetmiş olup hepsi de ensardandı. Bunlar: Übey b. Ka'b, Muaz b. Cebel, Ebû Zeyd ve Zeyd b. Sabit'tir" (Buharî, Menakibu'l Ensar 17; Tirmizî, Menâkib 33) demiştir.

Übey b. Ka'b, Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabına Kur'an'ı kendilerinden öğrenmelerini tavsiye ettiği dört kişiden biridir. Abdullah b. Amr b. As'dan şöyle rivâyet edilmiştir: Rasulüllah(s.a.s)'in şöyle buyurduğunu işittim: "Kur'an'ı dört kişiden alın (öğrenin). Abdullah b. Mes'ud'dan,-Rasulüllah(s.a.s) önce bunu zikretti, Ebu Nuzeyfe'nin mevlası Salim den, Muaz b. Cebel'den ve Übey b. Ka'b'dan" (Buharî, Menakibu'I-Ensar,16). Bu dört sahabîden Muaz ile Übey ensardan, Abdullah b. Mes'ud ile Salim ise muhacirlerdendir.

Rasûlüllah (s.a.s) Übey b. Ka'b'ı, Kur'an-ı Kerim'i iyi bilen bir sahabî olması sebebiyle öğretmen olarak tayin etmişti. Mescid-i Nebevi'de Kur'an-ı Kerîm'i öğretirdi. Aralarında Ebu Hureyre ve İbn Abbas'ın da bulunduğu bir çok sahabînin hocalığını yapmıştır. O, Kur'an-ı Kerîm'i öğretmesi karşılığında her hangi bir maddi şey de almazdı. Nitekim ondan şöyle rivâyet edilmiştir: "Muhacirlerden birine Kur'an öğretmiştim. Bu zat bana bir yay hediye etti. Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'e anlatınca: "Onu alırsan ateşten bir yay almış olursun" buyurdu. Ben de yayı sahibine geri verdim"(İbn Mace, Ticarât, 8).

Übey b. Ka'b, Kur'an'ın lafızlarının eda keyfiyetini, kıraat vecihleriyle ilgili hususiyetlerini öğrenmeye özen gösterirdi. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e Übey'e Kur'an okumasını emretmiştir. Enes b. Malik (r.a)'dan şöyle rivâyet edildi: Rasulüllah (s.a.s) Übey b. Ka'b'a: "Âllah bana Lemyekünillezîne keferfi suresini sana okumamı emretti" buyurdu. Übey "Allah benim adımı da andı mı?" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) "Evet" deyince Übey b. Ka'b sevincinden ağladı (Tecrid-i Sarih Tercümesi, X, 21).

Bu hadis-i şerif sahabe içerisinde Übey b. Ka'b'ın faziletine işaret ettiği gibi, onun kıraat ilmindeki yerine de işaret etmektedir.

Übey b. Ka'b, kıraati bizzat Rasulüllah (s.a.v)'den almıştır. O, Hz. Ömer'e "Ben Kur'an-ı Kerîm'i daha taze iken bizzat Cebrail (a.s)'dan alan zattan aldım" demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned V, 117)

Kur'an-ı Kerîm'e karşı duyduğu rağbet ve arzu Übey b. Ka'b'ın faziletini artırmış, bu sebeple Rasûlüllah (s.a.v)'ın takdirini, ashabın saygısını kazanmıştır.

Übey b. Ka'b aynı zamanda Rasûlüllah (s.a.v) zamanında fetva veren az sayıda sahabîden biridir. Muhammed babası Sehl'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Rasûlüllah (s.a.v) zamanında fetva veren, üçü muhacir ve üçü ensardan olmak üzere altı kişi idi. Muhacirlerden olanlar Ömer, Osman, Ali; ensardan olanlar da Übey b. Ka'b, Muaz b. Cebel ve Zeyd b. Sabit'tir" (İbn Sa'd, aynı eser, II, 350).

Übey b. Ka'b, Rasûlüllah (s.a.v) zamanında idârî görevlerde de bulunmuştur. Rasûlüllah (s.a.v) onu Belî, Uzre ve Benî Sa'd kabilelerinin zekâtlarını toplamak üzere görevlendirmişti. Übey b. Ka'b bu görevi esnasında karşılaştığı bir vak'ayı şöyle anlatır:

"Rasûlüllah (s.a.v) beni Belî, Uzre ve Benî Sa'd b. Huzeym b. Kadâa kabilelerinin zekatlarını toplamak üzere gönderdi. Onların zekatlarını topladım. Nihayet onlardan sonuncu adamın yanına vardım. İçlerinde bu adamın evi ve köyü Medine'de Rasûlüllah (s.a.v)'e yakın olanı idi. Bu adam bana bütün malını topladı. Ben de zekat olarak almaya henüz iki yaşına girmiş bir dişi deveden başkasını bulamadım. Kendisine onu alacağımı söyledim. Mal sahibi, "Bunun sütü de yok, yük taşımak için de elverişli değil. Allah'a yemin ederim ki senden önce zekat toplamaya gelen ne Rasûlüllah'a ve ne de onun elçisine malımdan sütü olmayan ve yük taşımaya da elverişli olmayan bir deveyi vermedim. İşte genç, semiz dişi deve. Onu al." dedi.

Ben ona, "Bana emredilmeyen şeyi almam. İşte Rasûlüllah (s.a.v) sana yakın, İstersen ona gider, bana söylediklerini anlatırsın. Şayet o, kabul ederse, eder, etmezse reddeder" dedim. Adam:

"Bunu yapacağım" dedi ve benimle çıktı, bana vermek istediği deveyi de aldı. Rasulüllah(s.a.v)'e gelince:

"Yâ Rasûlüllah, malının zekatını almak için elçin geldi. Malımı topladım. O, sütü olmayan ve yük taşımaya da elverişli olmayan henüz iki yaşına girmiş bir deveyi seçti. Ben kendisine alması için genç, semiz bir dişi deve gösterdim, almaktan imtiha etti. İşte o deveyi getirdim, al ya Rasûlüllah" dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) "Senin üzerine borç olan Übey b. Ka'b'ın ayırdığı devedir. Sen kendi rızanla daha iyisini vermek istersen, onu kabul ederiz ve Allah bundan dolayı sana ayrıca mükafat verir," buyurdu. Adam:

"Ben de bu maksatla onu getirdim, buyur al, yâ Rasûlüllah!" dedi.

"Hz. Peygamber (s.a.v) devenin alınmasını emretti ve malının bereketlenmesi için dua etti." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 142).

Übey b. Ka'b'ın, Rasûlüllah (s.a.v)'in vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında da mühim görevler yaptığını görüyoruz. Hz. Ebû Bekir mühim bir mesele ile karşı karşıya gelip çözümünü Kur'an ve sünnette bulamadığı zaman ashabın seçkin alimlerini toplar, onlarla istişarede bulunurdu. Übey b. Ka'b da Hz. Ebû Bekir'in danışma meclisi üyelerinden idi. Aynı zamanda Hz. Ebû Bekir döneminde fetva vermekle görevli meşhur fakihlerden biri idi (İbn Sa'd, Tabakat, II, 350). Bu dönemde onun Kur'an'ın cem'i için kurulan komisyonda görev aldığını da görüyoruz.

Übey b. Ka'b, ikinci halife Hz. Ömer'in de teveccühünü kazanmıştır. Hz. Ömer, Übey b. Ka'b'a çok hürmet eder, ondan yararlanır ve ona Seyyidü'l-Müslimin (Müslümanların ulusu) derdi (Tecrid X, 22). Hz. Ömer'in hilafeti döneminde onun şura meclisinde çalışır ve kabilesi Hazrec'i temsil ederdi. Aynı zamanda fetva işleri ne de bakardı. Hz. Ömer bir zaman halka hitabında şöyle demiştir:

"Kur'an'dan sormak isteyen Übey b. Ka'b'a gelsin, feraizden sormak isteyen Muaz'a, mal isteyen de bana gelsin. Çünkü Allah beni hazinedar ve dağıtıcı kıldı" (Zehebî, Siyer I, 394).

Hz. Ömer zamanında teravihi cemaatle ilk kıldıran da Übey b. Ka'b olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında, onun vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekr, daha sonra kısmen de Hz. Ömer zamanında teravih namazı cemaatle değil, münferid olarak kılınmıştır. Bir defa Hz. Ömer mescide gidince halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldıklarını gördü. Kimi tek başına kılıyor, kimi küçük bir cemaat oluşturmuş kılıyorlardı. Hz. Ömer bütün halkı bir tek imamın arkasında toplamayı düşündü ve ertesi gün Übey b. Ka'b'ı teravih imamı tayin edip cemaati onun arkasına topladı. Böylece teravih namazı cemaatle kılınmaya başlandı (Buharî, Teravih, I; Tecrid-i Sarih Terc., IV, 75-76).

Hz. Ömer, hilafeti zamanında fetva işleri üzerinde hassasiyetle durur, ancak bu işe ehil olanların fetva vermesine müsade ederdi. Onun zamanında ancak Hz. Osman, Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Abdurrahman b. Avf, Übey b. Ka'b, Zeyd b. Sabit, Ebu Hureyre ve Ebu'd -Derdâ gibi tayin ettiği zatlar fetva verirdi (M. Siblî, Asr-ı Saadet, Terc. Ö. Rıza, Doğrul, İst. 1974, VI, 369).

Übey b. Ka'b, Hz. Ebû Bekir döneminde olduğu gibi Hz. Ömer döneminde de danışma meclisi üyesi idi. Çeşitli konularda fikri alınır, görüşlerine değer verilirdi (İbn Sa'd a.g.e, II, 350; M. Siblî, a.g.e., IV, 334).

Übey b. Ka'b tefsir sahasında da ashabın önde gelenlerinden biri olup Medine tefsir ekolünün reisi olarak kabul edilmiştir. Celaleddin es-Suyutî (ö. 911/1505) tefsir sahasında meşhur olan sahabîlerin on kişi olduğunu belirtmiş, bunlar içerisinde de kendilerinden en çok tefsir rivâyet edilenlerin Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Übey b. Ka'b olduğunu belirtmiştir (bk. Suyutî, el-İkton, II, 187).

Übey b. Ka'b vahiy kâtibi olması sebebiyle Rasûlüllah (s.a.v)'in fiil ve hareketlerine muttali bir sahabî idi. Kütüb-i Sitte'de kendisinden altmış küsür rivâyet edilmiştir. Bakiy b. Mahled (ö. 276/889)'in Müsned'inde Übey b. Ka'b'ın yüz altmış dört hadisi vardır. Bunlardan üçü hem Buhari'de ve hem de Müslim'de vardır. Ayrıca Buharî üç hadisi tek başına rivâyet etmiş ,yedi hadisi de yalnız Müslim rivâyet etmiştir (Zehebi, Siyeru A'lami'n -Nübela ' I ,402). Übey b. Ka'b ın rivayet etmiş olduğu hadislerden birinin anlamı şöyledir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Ademoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, bir ikincisini ister. İki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlunun içerisini topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah Teâlâ ise tevbe edenin tevbesini kabul eder" (Tirmizî).

Übey b. Ka'b'ın vefat tarihi ihtilaflıdır. El-Vakidî der ki, "Bir kısım hadiseler onun Hz. Ömer'in hilafeti döneminde olduğuna delalet etmektedir.

Yakınları ve başkalarının onun Medine'de hicri 22 senesinde öldüğü söylediklerini gördüm. Hz. Ömer "Bugün Müslümanların ulusu öldü" demiştir. Onun Hz. Osman'ın hilafeti döneminde hicri 30'da öldüğünü söyleyenler de olmuştur. Bize göre bu daha doğrudur. Çünkü Hz. Osman ona Kur'an'ı cem etmesini emretmiştir" (İbn Sa'd, Tabakat, III, 502; Zeheb, I, 400).

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *